Bağlanmak yada Bağlanmamak

Leave a comment

“ İnsanın dans eden bir yıldız doğurabilmesi için, içinde bir kaosun olması gerekir.”

Friedrich Nietzsche

 Nerden mi çıktı şimdi bu ? Anlatayım….

 Budist öğretiler, Zen , Tasavvuf , Tao …..vs. Dünya’da spiritüel, mistik ne varsa hep bir kendinden kaçış , bağlardan kopma , huzur arayışı söz konusu. Bağlarınızdan koparsanız Bu Dünya’da huzuru ve aydınlamayı bulursunuz. Hazlarınızı ertelerseniz, öbür dünya’da bu hazlardan size bolcana vaad edilir…ve benzeri şeyler..

 Aslında söylenilenlerin çoğu da doğru…özellikle maddi bağlardan kopmak, çalışma ve hırsı azaltmak, saplantılı ilişkileri bırakmak, insanın kendine ve doğaya dönmesi gibi hareketler bu konularda oldukça yardımcı. Anı yaşa !  geçmiş ve geleceği dert etme…demek te kolay 🙂 . (Biliyorsunuz bu blog’ta o yaşanan anlardan ilham alıyor. :))

 Yalnız bu durum kendi içinde de bir çelişki barındırıyor. Nietzsche’nin söylediğine kulak verelim biraz.  “Tamam, öyle anı yaşamak, huzur bulmak falan güzel şeyler.”diyor. Amaaa Dünya’yı yerinden oynatan adamlar hep Rahatsız insanlar ! Öyle huzurla falan işi olmayan, sürekli düşünen, kendi fikirleriyle bile kavga eden insanlar !…Zaten kendisi de böyle bir adamdı değil mi ? 🙂 .

 İşte burada Bağların önemi çıkıyor ortaya. Kaybın acılarından kaçınmak için hiç oluşturmak mı iyi bağları ? Sevmemek mi gerek ? Romeo ve Juliet’i yazabilirmiydi Shakespeare sevmeseydi ? veya Sistine Şapel’in tavanını boyayabilir miydi Michelangelo, bir rahip olsa ? O tutkuya sahip olurmuydu ?

 Feda edilmemeli bağlar, varoluşun acısından kurtulmak için. Dünya Tiyatrosuna bakmamalı insan, oynamalı içinde ! Büyük bir tutkuyla ! Hastalandığında üzülmemek için, sorumluluktan korktuğu için vazgeçmemeli…bir evladın ilk gülüşünden…

 Yaşamalı yani, hem anı hem geçmişi hem de geleceği…sonuna kadar bulmalı bir şeyler tutunacak. Yaratmalı ! Düşünmeli ! son ana kadar…Bağlarından, sevdiklerinden kaçarak değil, onlardan beslenerek aramalı huzuru. Hiç bulamayacak olsa da :).

 Kalın Sağlıcakla;

S*ktir Et

Leave a comment

Kitabı yeni bitirdim, ve sıcağı sıcağına hakkında bir yazı yazmaya karar verdim. Kitabın kapağını kapattıktan, klavyenin başına oturmama kadar geçen sürede aklımdan  S*ktir et yazsam ayıp olur mu? Hastalarım okursa Bertan Bey cıkk cıkk cııkk derlermi ? Okuyucularım İçeriğe bakmadan başlık hakkında ön yargılı olurlar mı? Facebook’ta çıkınca virüs zannederler mi? Gibi milyonlarca düşünce geçti…sonra S*ktir Et dedim 🙂

Realist yazarları ve insanları seviyorum. John C. Parkin ‘de böyle bir adammış. Doğu felsefelerin Budizim, Tao , Zen..vs. temelinde anlatılanlar aynı ve öz olsa da , araya insan faktörü girince süslendikçe süslenmiş, makyajlandıkça makyajlanmış. İşte Parkin bu kitabı yazarak o bütün makyajı silmiş ve Felsefeleri en yalın haliyle ele almış. “ Ne kadar çok S*ktir et dersen , o kadar rahatlarsın !! “

Özellikle, Control Freak diye tabir edilen bünyelerin mutlaka okuması gereken bir kitap. ( Eşime sorsanız benim de bir Control Freak olduğumu söyleyecektir!! İlginçtir ben kendimi öyle görmüyorum 🙂 ) Kitabın hoş taraflarından biri de gündelik yaşam örneklerinin sahiciliği, okuyucuyu kendine epeyce güldürüyor.

Dediğim gibi hayattaki temel felsefi problemler üzerinde çok durmadan, günlük hayat üzerinde dolaşıyor kitap. Ölüm, Hayatın anlamı , Ben Kimim ? gibi temel soruları felsefi anlamda az çok kavradığımı düşünen bana, aslında yaşantımda o kadar da başarılı olamadığımı gösterdi. Sanırım anlamlardan kurtulmak, rutinin dışına çıkmak o kadar da kolay olmuyor. Ama basit şeylere S*ktir et demek, iyi bir başlangıç.

Kitabın sonunda Parkin’in bir blogger olduğunu öğrenmekte hoşuma gitti. Blogger’ların Edebiyat’ı S*ktir etmelerini de seviyorum…:) güzel kitap, okuyun…

Kalın Sağlıcakla,