David And Goliath ve Türkiye’nin Son Durumu

Leave a comment

full_davidgoliath

Malcolm Gladwell’in son kitabının adı David and Goliath. Her zamanki gibi nefis bir kitap yazmış. Hemencecik de uluslararası bestseller’a oturmuş. En basitçe konusunu özetlersek, olasılıksız görünen şeylerin gerçekte o kadar olasılıksız olup olmadıkları diyebiliriz. Avantajların dezavantaja dönüştüğü, dezavantajların avantaja dönüştüğü hikâyeler var kitapta. Kitaba ismini veren de böyle bir hikâye. David ve Goliath’ın veya Türkçe Davut ve Golyat’ın hikâyesi…

Sadece bu efsanenin yorumlaması bile AKP’nin içine düştüğü durumu anlamaya çok yardımcı bence. O yüzden önce efsaneyi anlatalım, sonrada Gladwell’in hikâyeye getirdiği bakış açısını konuşalım.

Elah vadisi ününü tarihte Saladin’in Haçlı Şövalyeleriyle savaştığı yer olmasından alıyor. Ama ondan önce, Efsanelerin gerçeklerle iç içe geçtiği bir dönemde, Tevrat günlerinde başka bir savaşa daha sahne olmuş. İsrail Krallığı ve Filistinliler arasındaki bir savaşa. Bu savaşın özelliği karşı karşıya gelen iki ordunun sıkışıp kalması ve o dönemde popüler olan başka bir yönteme başvurmaları. Sizin en iyi savaşçınız, bizim en iyi savaşçımıza karşı yöntemine. Hani “ Truva” filminin açılış sahnesi olan, Agememnon’un dövüşmek için Aşil’i çağırttığı sahneye benzer bir durum.

Filistinlilerin savaşçısının adı Golyat.  3 metre boyunda dev gibi bir savaşçı. Mızrak ve kılıçla vadiye iniyor. Kalkanını taşıması için başka bir asker yardım ediyor. Golyat’ı gören İsrail askerlerinden hiç biri gönüllü olmuyor. Kral Saul ne yapacağını düşünürken, Çoban David ortaya çıkıyor. Kendisinin Kurtları ve Ayıları öldürdüğünü söylese de herkes şüpheyle yaklaşıyor. Golyat karşısında hiçbir şansı olmadığını düşünen Kral Saul bile, David’e kendi zırhını ve kılıcını öneriyor. David rahat hareket edemeyeceğini söyleyerek, bu teklifi reddediyor.

Savaşçının hazır olduğunu gören Golyat “ Bana gel! Gel de etini cennetin kuşlarına ve Çölün yaratıklarına vereyim!” diye haykırıyor. David elinde sopasıyla vadiden inerken, yerden 5 tane yuvarlak taş seçiyor ve bir tanesini sallama sapanına ( Sling ) yerleştiriyor. David’in yaklaştığını gören Golyat bir kez daha haykırıyor. “ Ben Köpek miyim ki bana sopalarla geliyorsun!”.

David Golyat’a doğru koşarken bir yandan da sapanını sallamaya başlıyor. Sallıyor, sallıyor ve taşı fırlatıyor. Taş Golyat’ın zırhının tek açık yeri olan alnından giriyor ve Golyat yere devriliyor. David’de Golyatın kendi kılıcını alarak, kafasını kesiyor. Böylece İsrailliler savaşı kazanıyor.

Detaylarını es geçtiğim bu hikâyede David mucizeyi gerçekleştiren adam. Tabi ki tanrının yardımıyla 🙂 Ama acaba gerçek öyle mi? Yoksa Zavallı Golyat’ın hiç şansı yok muydu?

Gladwell’in yorumuna göz atalım öyleyse…

Tarih öncesi ordular üç bölümden oluşmaktaydı. Piyadeler, Atlı süvariler ve Uzak mesafede etkili okçular ve sapancılar. Bunların her birinin, bir birine göre üstünlüğü vardı. Piyadeler kalkanlarıyla ve kılıçlarıyla, özellikle disiplinli oldukları zaman süvarilere karşı üstündüler. Mesafeli atıcılar için hareket kabiliyeti sınırlı piyadeleri vurmak kolaydı. Ama hızlı hareket eden süvarilere karşı zayıftılar. Süvariler ise korunmasız okçu sınıfına ulaştıklarında onları darmadağın edebiliyorlardı.

Golyat’a geri dönersek kılıcıyla, mızrağıyla piyade sınıfına dâhildi ve her iki orduda David’in onunla yakın dövüşe gireceğini düşünüyordu. Hatta Kral Saul bile böyle düşündüğünden zırhını teklif etmişti. Golyat tarife göre 3 metre boyundaydı. Bu o dönemde de görülen Akromegali hastalığının belirtisi olarak yorumlanabilir. Akromegali hastalarında büyüme hormonunu salgılayan bezde selim bir tümör vardır. Bu tümör büyüdükçe gözün arkasına baskı yaparak çift görmeye ve miyoba sebep olur. Golyat’ın vadiden aşağı kalkanını taşıyan asker tarafından yönlendirilmesi bu bulguyu destekliyor. Ayrıca David yaklaşana kadar onun niyetini fark edememesinin de sebebi bu olabilir. “ Ben köpek miyim ki bana sopalarla geliyorsun!” cümlesinde ki sopaların çoğul olması da şüphe çekicidir. Çünkü David sadece bir sopa taşımaktadır.

Ayrıca Kurtları ve Ayıları öldüren David’in atış kabiliyetine bakarsak, o dönemde usta bir sapancının yaratacağı etkinin 45 kalibrelik bir tabancaya denk geldiğini görürüz. Ayrıca, usta sapancıların havadaki kuşları rahatlıkla düşürebildiklerini biliyoruz.

Hikâyeye tekrar baktığımızda Zavallı Golyat’ın hiç şansı olmadığı gün gibi ortaya çıkıyor 🙂

AKP

Umarım bu kısa hikâyeden keyif almışsınızdır. Kitabı kesinlikle tavsiye ediyorum. AKP’nin bu hikâyeyle ne ilgisi olduğuna gelirsek…

AKP hem bizim Golyat’ımız hem de Başbakan’ın Golyatı. Gücünü halk iradesinden alan, hem yasayan hem yürüten hatta son dönemde yargılayan ve bu sayede her önüne geleni devirebileceğini zanneden bir dev.

Ama işte en zayıf noktası da bu. Nassım Taleb’in Anti-Fragile’ından alıntı yaparsak, Fragile(Kırılgan) bir yapı AKP. Seçilmesinden itibaren, güçlendiği ölçüde kırılganlaşan.

Doğada varlığını koruyabilmiş türler, karışık durumlardan güçlenerek çıkanlardır. İnsan da doğal olarak bu piramidin en üstünde yer alır. Bütün gelişmesinin özünde bu vardır. İnsanın yarattığı siyasetin de bu durumdan azade olması düşünülemez.

Peki, AKP önüne çıkmış her engelden güçlenerek mi çıkmıştır? Yoksa zayıflayarak mı?

Sanırım nereye geldiğimi anladınız. Niyetinde gerçek özgürlük olmayan, demokrasiyi bir araç olarak gören, bir tepki ( Askeri vesayete ve Din baskısına) partisinin Anti-Fragile olaması beklenemez.

12 yıllık iktidarı boyunca AKP her geçen gün daha da zayıflamıştır. AKP zayıflamıştır da Cemaat güçlenmiş midir? Hayır, o da zayıflamıştır. Kuyruğuna basılınca havlaması, güçlü olduğunu göstermez. Hele AKP ile böyle bir savaşın içine girmesi, varlığını iyice açığa çıkarması demek. Eskiden damarlarda gezinirdi, şimdi kabak gibi ortada. AKP gittikten sonra, kafası çalışan ilk hükümetin işi cemaati temizlemek olur herhalde.

Kıssadan hisse,  kendini en güçlü hissettiğin an aynı zamanda en güçsüz olduğun anmış 🙂 ..

Kalın sağlıcakla;

Reklamlar

Tezat

Leave a comment

Türkiye kafası çok karışık bir ülke. Aslına bakarsanız bu ülkede yaşayan bütün vatandaşlar sistemde bir yanlışlık olduğunu biliyorlar. Ama düşünce sistemlerinde bir bütünlük olmadığı için, öyle yetiştikleri için, kendi içlerinde yaşadıkları ikilemlerle boğuşup duruyorlar…

Bu boğuşmadan kurtulmak ise hiç kolay değil. Kurtulmaya çalıştığınızda, sosyal ön yargılar kervanına kapılıp, dokuz köyden kovuluyorsunuz. Hiçbir yere aidiyetiniz olmadığı için, hiçbir yere de ait olamıyorsunuz. Adınız da Liboş oluyor…

Sanırım gerçek Liberteryanların yaftalanmaktan en nefret ettikleri kelime; Liboş. Çünkü, Liboş kavramının oluşmasına katkıda bulunan din kökenli yazar güruhu, başörtüsü ve ekonomik liberalizmden dem vuruyor. Arada da Kürtçe ’ye göz kırpıyor. Mustafa Kemal diktatör olurken, İslamiyet’in özgürlüğe düşman öğelerinden kimse bahsetmiyor. Eee haliyle bu ikiyüzlü davranış, tepki görüyor.

Kimden tepki görüyor? Bir başka ikiyüzlü gruptan, LGBT hakları, Kadın hakları, Çocuk hakları, Modern yaşam hakları…vs den dem vururken, ANDIMIZ kalkmasın diye de gösteri yapanlardan. Kürtleri, Kürtçeyi yok sayanlardan…

Üçüncü olarak bu iki gruptan nefret eden, aşırı solcu, Marksist, Leninist, Komünist düşünce yapıları var. Bunlar da başka bir tezat. İnsan hakları, Kürt hakları, Aleviler, Emekçiler, Ateizm tamam. Ama iş Ekonomik özgürlüğe gelince herkes eşit! Yaratan, üreten insan? O da eşit. Bu eşitliği kim sağlayacak? DEVLET. E siz devlete karşı değil miydiniz?

Gerçek özgür düşünceyi, bir yere yaltaklanmadan savunmak çok zor zanaat. Önce Dine yaltaklanmamak için ateist olacak insan. Öyle tatlı su Müslümanı diil, bildiğin ateist. Sonra Tarihsel açıdan Objektivist olacak, Mustafa Kemal’e, Cumhuriyete haddini aşan kavramlar yüklemeyecek. Milliyetçilik, Cinsiyet ayrımcılığı yapmayacak. Devletin, minnacık öyle her yere burnunu sokmayan bir yapı olmasını isteyecek. Birde üstüne üstlük Kapitalizmi, Serbest pazarı savunacak…. Sonrada Tezatlar ülkesinde, taşlanmadan yaşamayı ümit edecek…

Liberty. It’s a simple idea, but it’s also the linchpin of a complex system of values and practices: justice, prosperity, responsibility, toleration, cooperation, and peace. Many people believe that liberty is the core political value of modern civilization itself, the one that gives substance and form to all the other values of social life. They’re called libertarians.

Kalın Sağlıcakla;