Eğitim, ADDS ve Yaratıcılık Üzerine Bölüm-2-

Leave a comment

Eğitim sistemiyle ilgili sorunlardan kısmen bahsettik. Şimdi sıra çözüm önerilerine  ve Yaratıcılık üzerine konuşmaya geldi. Ken Robinson yaratıcılığı, değeri olan orjinal fikirlere sahip olma; olarak tanımlıyor. Farklı düşünebilme kapasitesini ise yaratıcılık için bir ön aşama, gereklilik olarak görüyor.

Bu konuda yapılan ilginç bir çalışmada, anaokulu çağındaki çocuklarda farklı düşünme kapasitesin %98 lerde olduğu, yaş ve çocukların eğitimi ilerledikçe bu kapasitenin giderek düştüğü görülüyor. Bu da eğitim sistemimizin farklı düşünme ve yaratıcılığı engellediğini gösteriyor. Çocuklar bir soru’nun, tek bir doğru cevabı olduğunu düşünüyorlar.

Peki bu tabuları yıkmak için neler yapabiliriz?

İlk olarak eğitimi gereğinden fazla bölümlere ayırmamak gerektiği düşünülebilir. Üniversiteler yüksek öğrenim kurumları olarak kalabilir, ancak sınıf sistemi kalkmalı. Üniversitede geçirilen zaman tamamen kişinin öğrenme isteği ile alakalı olmalı ve ara verilen eğitime herzaman geri dönülebilmeli. Esneklik bu noktada çok önemli.

Bu esnekliğin sağlanması tabiki şuan ilköğretim ve lise dediğimiz kurumların aynı esnekliğe sahip olmasına bağlı. Bu noktada esneklik kavramını biraz daha açmak gerekli. Kavramın oturması için bir çocuğun hikayesi olarak anlatmaya çalışacağım.

Ali 3 yaşında anaokuluna başlar. Anaokulu, 3-5 yaş arası çocukların , öğretmenlerin gözetiminde birlikte oynadığı, faliyetlerin grup çalışmaları olarak yapıldığı bir yerdir. Daha net söylersek, anaokulunun ortamı 3-4-5 yaşlarında üç çocuğu olan bir ailenin pazar günü gibidir.

Bu sisteme alışan Ali, ilkokula başlar. Aynı sistem ilk okulda da vardır. Bu sefer aralık 6-10 yaşlarını içermektedir. Sınıfların değil atolyelerin bulunduğu geniş koridorlarda , çocuklar istediği bölümde zaman geçirmekte özgürdürler. Her bölümün başında tabiki öğretmenler vardır. Bu ilkokulda yapılan bir çalışmaya örnek olarak kocaman bir duvar resminden bahsedebiliriz. Resmin temasına  “matematik, ve geometrinin sanatsal bir çalışması” diyebiliriz. Bu resmin belirli kısımların dairelerini çap ölçmeyi bilen çocuklar çizerken, yeni katılmış çocuklar bu dairelerin içini boyar; veya küçük kareler yapmakla görevli çocuklara, bu karelerin içine isimlerini yazmalarında okuma-yazma bilenler yardım eder. Genel koordinasyonu ve işleyişi öğretmenler sağlar.

Bir başka atolyede başka bir öğretmen güzel bir edebiyat eserini dinleyicilerine okumaktadır. Öğretmenden sonra başka bir çocuk kalkıp belki bir şiir okuyabilir. Dinlemek ise tamamen katılımcılara kalmıştır:)

Sanırım ortam gözümüzde biraz canlandı. Sınıf diye bir kavram olmadığından, öğretmenlerin ve ailelerin de yönlendirmesiyle kendini yeterli gören çocuklar, daha üstseviyelere ve alanlara doğru gidebilirler.

Peki bu kaotik ortamda ya çocuğum okuma-yazma öğrenmek istemez ise?

İlk zamanlarda istemeyebilir.Kendini tamamen resme verebilir veya okuma-yazma bilmeden matematikte ustalaşabilir. Ama çocuklar kendilerini tek bir alanda geliştirmeyi sevmezler. Pek çok şeyi bir arada yapmaya çalışırlar. Çok büyük ihtimal ile eninde sonunda öğrenecektir. Hem ne zaman isterse geri dönüp öğrenebilir.  Picasso okuma yazma bilmese, resimleri daha mı kötü olurdu?

Şimdi böyle bir ortamda okuyan çocuğumuzdan şu sorunun cevabını alalım. Bugün okulda ne yaptım oğlum?

Sabah biraz resim yaptım baba, sonra gidip ayşe ablanın çizdiği dairelerin içini boyamasına yardım ettim. Öğlen yemeğinden sonra biraz uyudum. Kalktığımda mehmet öğretmen güzel bir hikaye anlatıyordu, onu dinledim. Sonra basketbol oynayan çocukları izledim. Koç Cem ile bana da top sektirmeyi gösterdi.  Yarın çocukların sergilediği bir tarih gösterisi var onu izlemek istiyorum, okula biraz erken gidelim mi?

Kulağa çok hoş geliyor değil mi? 🙂

Devam edecek ——->>

 

 

 

Reklamlar

Eğitim, ADDS ve Yaratıcılık Üzerine

Leave a comment

Bugün yazmak istediğim konu okuyucuların bazılarına Türkiye’nin şu anki durumunda (İşsizlik, Dış borçlar , Terör , Zamlar….vs.) biraz lüks görünebilir. Bazılarınız memleketin kırsalında, doğusunda okul yoook, öğretmen yok; sen bize eğitimden mi bahsedeceksin? diyebilir. Hatta olan yerlerde de,  kız çocuklarını okula gönderemiyoruz , ADDS neymiş diye biraz daha üstüme gelebilirsiniz.

Ben ise size, “Durun bir dinleyin hele.. anlatacaklarım sistemin en başında yapılan hatalara ışık tutacak, belki gelecekte tüm eğitim sistemimizi değiştirecek, çocuklara ve ailelere okulu sevdirecek” diye cevap vereceğim. “Cehaleti yenersek, diğer herşey onu izler” diye de ekleyeceğim. Ayrıca sinirlenmeyin tek muhatabınız ben değilim!

Sir Ken Robinson. İşte bütün bu tantanadan sorumlu adam bu. Kendisi 1950 yılında Liverpool’da doğmuş. Eğitim üzerine pek çok yerde çalışmış bir şovalye..:) yanlış okumadınız, Eğitime katkılarından dolayı kendisine 2003 ‘te bu ünvan verilmiş. Bütün dünyadaki eğitim sistemlerinin baştan aşşağı değişmesi gerektiğini savunan bir görüşün sahibi.Benim burada anlatacaklarım ise bu görüşün nedenleri ve sunulan çözümlerin bir özeti diyebiliriz.

Ken Robinson’un ilk olarak söylediği eğitim sistemimizin fabrika sistemiyle işlediği. Üretim aşamalarında belirli bir yaşta alınan çocuklar , kutulanıyor ve üretimin belirli aşamalarından geçerken kriterlere uymayan ürünler, üretim bandının dışına çıkarılıyor. Hatta Ziller, eğitimin bölümlere ayrılması bile sanayi devrimini çağrıştırıyor. Çıkan ürünler ise tüketiciyle yani işverenlerle buluşuyor.

Çocuklar bu zoraki, sıkıcı eğitim aşamalarından geçerken, birde yeni teknolojik oyuncaklardan (PS3 ler, İphone’lar, Televizyon…vs.) kendilerini korumaları gerekiyor..Biraz dikkat dağıldı mı ,  “bu çocuk da ADDS mi var?” diye hemen psikiyatriste. Gerekli görülürse hemen ilaçlara başlanıyor. ADDS ( Attention Deficit Disorder Syndrome) türkçe meali ile Dikkat Dağınıklığı Sendromu..

Şimdi bu dikkat dağınıklığı sendromunun aslında biraz abartıldığı; giderek artan bir rahatsızlık , salgın olmadığı düşünülüyor. Bende bu görüşe katılıyorum. Zira bu teşhis konmuş çocukların ilgilendikleri, yada başarılı oldukları spor, oyun, müzik gibi alanlarda dikkat dağınıklığı yaşamadığını görüyoruz.

ADDS teşhisi koyulmayan çocuklara gelince, belki onların durumu daha üzücü. Şartlı reflekslerle, sevmedikleri pek çok dersi öğreniyorlar. Daha ilk okulda çocuklara “en sevdiğin ders ne?” gibi bir soruyla sanki bütün dersleri sevmelilermiş, ama bazılarını daha fazla gibi bir yargıyı kafalarına yerleştiriyoruz. Bu soruya Hiç “Hiçbiri” yanıtını alan olmamıştır herhalde:) büyüdükçe ödül-ceza ikilisiyle, sevmesende yapmak zorundasın kavramını, iyice oturtuyoruz.

Buradan hayatta hep sevdiğimiz şeyleri yapmamız gerekiyor gibi bir yargı çıkmasın, tabiki bazı durumlarda hoşumuza gitmeyen şeyleri yapmak zorunda kalabiliriz. Ama kaçımız şu anda yaptığı işi severek yapıyor? yada Pekçok kişi sadece haftasonu için yaşamıyor mu? Sizce de burada bir yanlış  yok mu?

Bir diğer konuda, herkesin üniversite mezunu olması gerektiği gibi bir yanılgının mevcut olması. Günümüzde pek çok üniversite mezununun işsiz olması, işi olanlarında , şuanda çalıştığı işler için fazla kalifiye olması; bu yanılgı üzerinde toplumu biraz düşünmeye itse de, durum iyi anlaşılmış değil. Sorun Üniversiteye gelmiş gençlerin kendileri ile ilgili en ufak bir fikirlerinin olmaması!!  Neyi yapıp yapamayacaklarını bilmiyorlar, neyi sevip sevmediklerini bilmiyorlar çünkü 3 yaşından itibaren sadece bulundukları noktaya gelmeye çalışmışlar!!  o zaman tek yapmaları gerekenin ( ailelerinin de etkisiyle) üniversiteyi bitirmek olduğu düşünüyorlar!!!!!

Bitirmek! bütün sistem bunun üzerine kurulu. Ödevini bitirmek, Dönem ödevini bitirmek, ilkokulu, Ortaokulu, Liseyi ve Üniversiteyi bitirmek! Ken Robinson’un dediği gibi çizgisel işleyen bu süreç sonunda ,verilerle dolu zihinler elde ediliyor ama farklı perspektiflerden bakma yetisi olmayan zihinler!

Aşağıdaki videoda Ken Robinson’un bir konferansının anime edilmiş şeklini bulacaksınız. Yaratıcılık ve Eğitim sistemi ile ilgili çözümler yazımın ikinci kısmında….devam edecek   ———–>