BİLİNMEYEN FİLOZOF Bölüm -3-

Leave a comment

Yardım

Yardım konusu, Rand felsefesinin yumuşak karnı olarak görülür. Kendi çıkarını düşünen bir insanın , diğer insanlara yardım konusunda isteksiz olacağı, hatta hiç yardım etmeyeceği düşünülmektedir. Afrika’daki açlığın sorumlusu olarak Kapitalist sistem gösterilir. Aslında Rand Felsefesinden tamamen kopmuş, adına kapitalizm denilen bu sistem, Afrika’daki açlığın sorumlusudur da… ama bundan daha sonra bahsedelim.

Rand, yardım konusuna farklı bir perspektiften bakar. Bireyin, diğer insanlara yardım etmesinde hiç bir sakınca görmez. Ancak bunun, verenin kendi cömertliği ve hoşgörüsü ile olmasını, mutluluğu ile çatışmaması gerektiğini söyler. Yardım alanın ise, eğer veren gönülden ve cömertliğinden veriyor ise, kabul etmesinde sakınca görmez.

Ancak, Yardım durumu baskı içeriyorsa, yardım edeni moral anlamda kurban durumuna düşürüyorsa, mutluluğu ile çelişiyorsa, o zaman yardım’a karşıdır. Aynı şekilde, yardım alan, verenin yardımını bir görev, bir hak ediş olarak görüyorsa, o zaman ahlaki açıdan Rand felsefesi ile uyumsuzluk içindedir. Rand, çalışamayacak durumda olan herkese yardım edimesini savunmuştur.

Askerlik konusunda verdiğim örnek burada da geçerlidir. Toplum çıkarından bağımsız olarak, bireysel olarak yapılacak yardım muhakemesi, insanın kendi belirlediği öncelik sırasına göre, başkası için hayatını vermesini bile sağlayabilir. Burada bir konuya açıklık getirmekte fayda var. Verilen örnekteki Askerlik kavramı, seçimle gelen askerliktir. Polislik gibi de düşünülebilir. Her ne kadar Alturist gibi gözüksede, bir gruba dahil olmak seçimle gelir. Eğer gruba ( burada grup Askerlik ) dahil olunurken bir seçim yapılmış ise, yani şu kadar para karşılığı hayati risk taşıyan bir meslek sahibi olmak gibi ; dahil olunan grupta bireye değer verilmesi, kişinin meslektaşının hayatı için, kendi hayatını feda edebilmesi olasılığını arttıracaktır. Bu açıdan bakıldığında, birey öncelikli bir toplum, yardım açısından kişisel kararların alınabilmesine olanak sağlar.

İnsanda karar alma mekanizması iki süreç üzerinden işler. Rasyonel beyin, yani korteksimiz. Duygusal Beyin, yani Amigdala. Bu iki sürecin iç içe geçtiği durumlar olmasına karşın, yardım konusu, anlık kararlar hariç, rasyonel beynin kontrolündedir. Doğada, topluluk halinde yaşayan hayvanlar, ve insanlar üzerinde yapılan çalışmalar. Yardım, etmenin bir üstünlük göstergesi, bir yarış aracı olduğunu göstermiştir. Yardım etmek, kişisel bir tercihtir. Ancak, seçmemizi kolaylaştıran mekanizmalar, uzun evrim süreci boyunca genlerimize işlemiştir. İnsanlar kendileri, parazit olarak yaşamadıkları sürece birbirlerine yardım ederler. Hak ederek kazandıklarımızla, kazanamayacak durumda olan birine yardım etmek kendimizi iyi hissettirir. Nokta..

Atatürk

Konular birbirinden bağımsız gidiyor farkındayım. 🙂 Ama blog formatında mazur görün. Kitaplaştırırsam düzene sokarım. ( Ooooo, çok havaya girmişşsin!) . Neyse, gelelim Atamıza. Emperyalist ( Kapitalist’le aynı şey değil, lütfen) devletlere karşı kazanılan, nice savaşta Kollektivist bir ruh görülebilir. Ancak savaş sonrası, kurulan taze cumhuriyet ve yasaları birey hakları açısından, dönemin pek çok devletinden üst seviyededir. Atatürk’ün Rusya etkisi ile sosyalizme daha yakın olduğu fikri, bence tamamen yanlıştır.

Atatürk’ün dehası, Kurduğu Cumhuriyetin vatandaşlarına birey hakları verirken ; Türkiye devletini Uluslararası arenada Birey yerine koydurmuştur. Atatürk’ün Türkiyesi ve nesli hiç bir devletten yardım dilenmemiştir. Aksine, Milletler Cemiyeti’ne katılması ile ilgili soruya verdiği yanıtı hepimiz biliriz. ” Biz başvurmayı düşünmüyoruz, fakat davet ederlerse katılmayı düşünebiliriz ” .

Bu zihniyet, iktidarda bulunduğu dönem boyunca, bütün Dünya’dan önce Kadınlara Seçilme hakkı vermesine , İş Bankası’nın kurulmasına , Teşvik-i Sanayi Kanununun çıkarılmasına ( Özel sektörü sanayi alanına çekmek için çıkarılan, kredi olanakları sunan kanun ) , Çift partili döneme geçişe, yol açmıştır.

Pek çok alanda Devlet kurumlarının kurulması, Atatürk’ün Mülkiyetin ve sanayinin devlette kalmasını istediği anlamına asla gelmez. Sadece, Özel sektörün yeni doğmaya başladığı anlamına gelir. Ancak dehasını devam ettiremeyen nesiller tarafından, politikası devletçi olarak algılanmıştır. Konuya biraz daha objektif bakabilenler, bu sistemi karma sistem olarak görmüşlerdir. Son dönemde oluşmaya başlayan Liberal-Sol hareketlerde de , bu anlayış hakimdir. Bu algıyı ben, modernitenin sol görüş ile ilişkilendirilmesinde görüyorum. Bu algı tamamen hatalı olsada, hem Amerika hem de Türkiye’de, işin felsefesinden bağımsız olarak, özel sektör uygulamalarının, uzun yıllar muhafazakar kesimin elinde kalmış olmasından kaynaklanıyor. Daha da ironik olan Türkiyedeki Muhafazakar iktidarların ekonomi politikaları aslında sosyalist iktidarların uygulayabileceğindan, daha da sosyalist. Ama, Nasyonal Sosyalist olduğundan, Faşist diye de algılanıyorlar 🙂 .

Velhasıl kelam, Atam bugün yaşasaydı bugün çok daha ilerde olurduk o kesin, ama öyle, ama böyle…

Amerika

Atatürk konusunda bahsettiğim, Liberal Sol’un Ayn Rand’ı keşfetmesi olayı gibi, Amerika’da da aynı keşif hakim. Ekonominin batması, Kurtarmalar, Devletleştirmeler…derken Amerika üzerine kurulduğu değerleri hatırladı. Rand’ın Atlas Silkindi’de anlattığı senaryoların çoğu bugün gerçekleşince, Rand medyum konumuna geldi. Kitapların tirajı arttı, Tartışma programları alevlendi…vs. Bize de gelmesi yakındır. Obama’nın seçilmesi Amerika’nın dış politikası bakımından ılımlı olsada ( Ortadoğuyu özgürleştirmeye gelmeyecekler 🙂 ). Sanayi açısından pek hayırlı olmayabilir.

Kaynak ve Kendine pazar yaratma konusunda usta Amerikan sanayisi, lobi faliyetleri sonucunda Obama’yı da ikna edebilir. İşte bu gidiş bir yerde tıkanmak zorunda, eee sonunda dünya’da özgür olmayan ülke kalmayacak. Bunca yıldır, adam gibi mal üretmek yerine , sadece satiş alanını genişleterek gelen şirketler, hiç bir altın karşılığı olmayan parayla alışveriş yaparlarsa, eninde sonunda batarlar. Al gülüm, ver gülüm , bu dünya ikimizede yeter, tekel olmaya çalışmayalım zihniyeti, meyvelerini verir. Dünya ekonomisi de hooop kuyunun dibine…

İşte şimdi, Amerikalılar bunun biraz farkına varmaya başladı. Bunu durdurmak istiyorlar, ama sistem o kadar karışmışki, nasıl çözüleceğini kimse bilmiyor. Kim bilir, belki dünya küllerinden yeniden doğar…

Gökten Bir Elma Düşmüş…

1 Comment

İlkokul yıllarımda, özellikle Yerli Malı haftasında, hep aynı geyik yapılırdı… Türkiye’nin tarımsal açıdan , kendi kendine yetebilen tek ülke olduğu. Yıllar hızla geçti, Türkiye’nin de kendi kendine yetmesi tarih oldu. 5-10 sene öncesine kadar rakı sofralarında “ Abi, buğdayı bile Rusya’dan ithal ediyoruz !!! ”, cümlesi prim yaparken, şimdilerde o bile bayatladı. Hem toplum olarak, hem de devlet politikası olarak iyice boşladık Tarımı…

Artık Türkiye tarımla uğraşacak kadar avam bir Ülke değil !!! öyle ya artık Beyaz eşyada, otomobilde , ara parça üretiminde, birleştirmede , hizmet sektöründe…kısmen de Turizmde büyük bir ülkeyiz. Gıda ihtiyacımızı da 3. Dünya ülkelerinden temin edebiliriz diye düşünebilirsiniz…Avrupa ve Amerika yıllardır bunu yapıyor! Dominik Cumhuriyetine 1 çip satıyor, 1 tanker muz alıyor..biz niye yapmayalım !! diye de düşünebilirsiniz…:). Düşünmek serbest.. ( şimdilik:) )

Dünya’nın nüfusu geçenlerde 7 milyar’a dayandı. 21. Yüzyıl’ın globalleşme yılı olacağı düşünülürken, kutuplaşmalar iyice arttı..Avrupa Birliği bile çatırdamanın sinyallerini veriyor. Birliğin Tembel çocukları Yunanistan ve İtalya dışlanmak üzereler. Sonuçta doğru dürüst bir şey üretmeyen bu ülkeler ( İtalya’nın durumu biraz daha iyi :), motor sanayileri falan var) göbeklerinden kuzey Avrupa’ya bağlılar…

Irkçılık tırmanışta..Göç politikaları iyice katılaştı. Sömürgeci Ülkeler hem pazarlarını, hem de ucuz iş gücünü korumak için üçüncü dünyayı, iyice üçüncü dünya’ya hapsetmeye başladılar. 1 milyar nüfuslu Çin Amerika ve Avrupa karşısında güçlü bir devlet gibi görünse de ; füzeler, işlemciler , arabalar üretse de ; Kimya, Fizik, Biyoloji gibi temel bilimlerin, kilit bilgileri halen Avrupa ve Amerika’nın tekelinde. Aşağıdaki tabloda Dünya’nın en önemli Tohum tedarikçisi şirketlerini görebilirsiniz. Yorum sizin :).

The World’s Top 10 Seed Companies

Company – 2007 seed sales (US$ millions) – % of global proprietary seed market

1.Monsanto (US) – $4,964m – 23%
2.DuPont (US) – $3,300m – 15%
3.Syngenta (Switzerland) – $2,018m – 9%
4.Groupe Limagrain (France) – $1,226m – 6%
5.Land O’ Lakes (US) – $917m – 4%
6.KWS AG (Germany) – $702m – 3%
7.Bayer Crop Science (Germany) – $524m – 2%
8.Sakata (Japan) – $396m – <2%
9.DLF-Trifolium (Denmark) – $391m – <2%
10.Takii (Japan) – $347m – <2%
Top 10 Total – $14,785m – 67% [of global proprietary seed market]
Source: ETC Group

Şimdi bu açıdan bakınca, eskiden bir Tarım ülkesi olan Türkiye’nin haline acımamak elde değil ! . Bugün Alman malı arabalarımızla, harika Duble Yollarda , Dünya’nın en pahalı benziniyle gidiyor olabiliriz. ( Gerçi biz o vergileri Deprem için vermiştik ama olsun 🙂 ). Ama söz konusu Temel insan ihtiyaçları olunca, yaşam için 3 şey gerekli. Temiz hava, Gıda ve Su…

Bütün Dünya’da kaynaklar tükeniyor…ve gelecekte bu 3 temel şey, tek önceliğimiz olacak. Avrupa ve Amerika bunu çoktan öngörmüş durumda. İphone ve İpadleri Çin’de üretirken. Kendi ülkelerinde Topraksız tarım ARGE’si , Dikey bahçeler ve Gıda Genetiği üzerine çalışıyorlar…

Gazetelerde sürekli Avrupa ekonomisi sarsılırken, Türkiye’nin bankacılık sisteminin güçlü olduğundan. Yabancı yatırımcının Türkiye’yi tercih ettiğinden Dem vuruluyor. Kısaca gözler boyanıyor…

Şimdi sizden ricam, cep telefonunuzu masanın üzerine koymanız ( Ahh iphone’umu seviyorum 🙂 ) . Yanına da en iyi manavdan aldığınız sulu, sert bir elma koymanız. Elmadan kocaman bir ısırık almanız ve çiğnerken düşünmeniz. Hangi elma olmadan yaşayabilirim !!! cevabınız ağzınızda çiğnediğiniz ise, bilin ki onun tohumu Almanya’dan geliyor ve yakın gelecekte o elma’ya iphone 7’den daha fazla para vereceksiniz !! :).

Kalın Sağlıcakla,