Sanatçı

Leave a comment

roger

Sanat bireysel bir olgu mudur? Sanatçının topluma karşı bir sorumluluğu var mıdır? Sanat, sanat için midir? Kim sanatçıdır? Kim değildir? İyi yapılan her işe sanat denilebilir mi? Ve son olarak İsmail Türüt mü sanatçıdır? Yoksa Roger Waters mı? :)…

Önce zor olan sorulardan başlayalım, kolayını nasılsa yanıtlarız. Sanat bireysel bir olgu mudur? Oscar Wilde ‘a göre bireyselliğin belki de en uç noktadaki yansımasıdır. Bu yansıma, yapılan herhangi bir işe, mükemmellik derecesinde adanmışlığın, o işi sanat statüsüne yükseltebileceğini düşündürür. Ancak bu adanmışlık, diğer bireylere zarar veriyorsa, yapılan iş sanat olmalı mıdır? Yani psikopat bir Katil’in adanmışlığı veya bir Cerrahınki arasında fark yok mudur? Elbette vardır. O zaman sanat iyilik içermelidir, demeliyiz. Gerçi iyilik kavramının kendisi muğlak olduğundan, dinamik bir ahlak anlayışından beslendiğinden, burada kesin bir sınır çimek mümkün değil. İşte bu noktada, sanat kavramının bir ucunu, az da olsa topluma bağlamalıyız.

Toplumla, sanatın ilişkisine bir de başka açıdan bakalım. Sanat, onu takdir edecek kimse olmadığında yine de sanat mıdır? Bir Zen atasözü “ Orman’da bir ağaç devrilirse, onu duyacak kimse yoksa, yine de ses çıkarır mı? “ diye sorar. Bu soru varlığı, algılamaya indirgeyen bir sorudur. Locke, bu bulmacaya 2 türlü yaklaşmıştır. Objelerin algılanan özellikleri ve birincil özellikleri. Algılanan özellikler Kırmızı olması, acı olması gibi. Birincil özellikler, yuvarlak bir objenin yuvarlak olması gibi. Yani, matematiksel özellikler gibi. Berkeley ise olayın tamamen algılama ile ilgili olduğunu savunmuştur. Etrafımızdaki bütün gerçeklik, beynimizle algılandığından tek emin olabileceğimiz gerçekliğin beynin algılayabildiği olduğunu söylemiştir. Yani kısaca “Dünya boş arkadaş, hepsi bi rüyaa…” demiştir. Bu sebeple, Dinler Berkeley’yi filozof olarak pek severler. Benim, kanımca “ Varlık, nitelikten önce gelir” diyen Sartre, bu konuya son noktayı koymuştur. Yani, bir şeyin özellikleri olabilmesi için, bu özelliklerin algılanmasındaki farklılıktan önce, Var olması gerekir.

Sanat ise soyut bir kavramdır. Tıpkı Ahlak gibi. Bu nedenle önceden sanat olarak algılanmayan bir şey, üzerinden yüz yıl geçtikten sonra, muhteşem bir eser kabul edilebilir. Kişinin yaptığı işi tamamen kendi mutluluğu için, en iyi şekilde yapması ve muhteşem eserler çıkarması onu sanatçı yapmaz. Sanat ve Sanatçı tanımı, yukarıda bahsettiğim şeyi yapanlara bizim tarafımızdan verilen bir sıfattır. Bu noktada Sanat, kişi için Oscar Wilde’ın dediği gibi bireyselliğin en uç noktası, aynı zamanda bu bireyselliğin toplum tarafından takdir edilmiş halidir. Yani, buradan genelleme yaparsak, biz en üst sanat değerini, toplum için bir şeyler yapanlara değil, kendisi için bir şeyler yapanlara veririz. 🙂 Biraz çelişkili gibi görünse de…

Öte yandan, ünlü sanat felsefesi yazarı Ernst Fischer ‘a göre sanat çürümekte olan bir toplumda, o çürümeyi doğru bir şekilde yansıtmalıdır. Eğer, sosyal fonksiyonla bir bütünlük arz etmek istiyorsa, Dünya’nın değişebilir olduğunu göstermelidir. Ve buna yardım etmelidir. Fischer’ın sosyal fonksiyonla bütünlük arz etme faslı biraz havada kalsa da, sanatın doğruları söylemesi gerektiği görüşü dikkat çekicidir. Ya da biz kendi doğrularını söyleyen, toplum baskısına, devlet baskısına boyun eğmeyen adamlara mı sanatçı deriz? Bizim söyleyemediklerimizi söyleyebilenlere, görmediklerimizi görenlere..?

Eee ne oldu şimdi, Nedir Sanat? Kimdir Sanatçı?

Onu diyorum ya işte, Evrensel bir sanat tanımı yapmak imkansız! Ama bana müsaade ederseniz ben kendi tanımı yapayım. Benim gözümde sanatçı kimdir onu tanımlayayım. Sanatçı, yaptığı işin en iyisini kendi mutluluğu için yaparken, insanlığın mutluluğuna, özgürlüğüne sebep olandır. Sanatçı, ne zaman mantığını ne zaman duygularını kullanacağını öğrenmiş insandır. Sanatçı, doğruları sanatının içine gömen adamdır. Sanatçı, hayattan ilham aldığı kadar, hayata ilham veren adamdır…

Kolay soruyu yanıtlayacaktık değil mi? Boş verin… İki ismi bir daha yan yana yazmayalım…

Kalın Sağlıcakla;

Günah Keçisi Kapitalizm Kavramlar: Liberalizm

Leave a comment

Hayek

Bugün Türkiye’de pek bilinmeyen ve aslında bu yazı dizisinin temelini oluşturan bir kavramdan bahsedeceğim. Liberalizm bizim toplumda, çok yanlış anlaşılmış bir felsefe. Özellikle Liboş kelimesinin toplumda yer etmişliği ve taşıdığı anlam, Liberalizme negatif bir anlam yüklemekte. Liberalizm, Liberal, Libertaryen kelimelerinin hepsinin kökü Latince  “Özgür” anlamına gelen “ Liber” kelimesinden gelmekte. Liberalizmin her ne kadar politik bir akım olarak anılsa da, aslında anlamı daha kapsayıcıdır. Liberalizme “ Özgürlüğün Felsefesi” demek daha doğru olur.

Liberalizm ’in özelliklerini anlatmadan önce, Türkiye’nin Liberal anlayışını incelemekte fayda var. Liberal ve argolaştırılmış hali Liboş, Türk halkının gözünde Kaypak, Paragöz, Haksız kazanç sağlayan, Dönek, Davadan dönüp Kapitalizm ’in safına geçmiş, Bencil gibi kelimelerin bir veya birkaçını barındıran bir anlam kazanmıştır. Bu algının oluşmasında, kuşkusuz bu sıfatları hak eden kimselerin ticaret hayatında liberal görüşleri savunup, özel hayatında farklı davranmaları veya Liberal yazarların sadece kendi görüşleri için özgürlük isterken, diğer özgürlüklere sırtlarını dönmelerinin epey bir payı vardır. Ayrıca hükümet rüzgârına göre şekil alan bu güruh, Liberal kelimesinin hiç hak etmediği yerlere taşınmasına sebep olmuştur.

Gerçek Liberal kimdir? Gerçek Liberal, hayatın her alanında başka bireylerin özgürlüklerine zarar vermeyen özgürlüğü savunan kimsedir. Devletin insanlar için var olduğunu ve sadece üç ana başlıkta toplanan görevleri olduğunu savunur. Bu başlıklar, Can, Mal ve Özgürlüğün korunmasıdır. Bu bağlamda Liberal bir kimsenin Kapitalist bir ekonomiyi, Adı üzerinde Serbest Pazar Ekonomisini savunmaması düşünülemez. Aynı şekilde Liberal bir kimsenin Gay evliliğe karşı olması da düşünülemez. Liberal insan kendi içinde tezatları olmayan insandır. Muhafazakâr Liberallik veya Liberal Sosyalizm gibi kavramlar grotesk düşünce tarzlarıdır. Kendi kendileriyle çelişirler…

Yabancı literatürde Liberalizmi araştıran bir kimse, daha çok “Libertarian”  kelimesiyle araştırmalıdır. Bunun sebebi Amerika’nın sol kanadının Liberal kelimesini kullanmasıdır. Yani Amerika’da sosyal demokratlar kendilerine Liberal derler. ( Aslında bu durum çok garip değildir, zira bizdeki sosyal demokratlarda kendilerini özgürlükçü olarak görürler.)

Liberalizmin en güzel taraflarından biri yeni görüşlere, fikirlere, akımlara her zaman açık olmasıdır. Liberalizmin dogmaları olmaz. Liberal düşünce yapısına sahip bir insan kendini sürekli geliştirir. Özgürlüğün kısıtlandığı her alanda safı değişir. Sabit fikirli insanlar biraz da bu yüzden dönek derler. Özellikle tolumsal bilincin değişim yaşadığı akımlarda, Liberal düşünceler havada uçuşur. İnsanlar dogmalarını yıkarlar. İşte Gezi Parkında olanlar da Türkiye’de uzun zamandır uykuda olan Liberalizmin uyanmasıdır.

Gezi Parkı Liberal bir harekettir… 🙂

Kalın Sağlıcakla;