Van Gogh Alive !

Leave a comment

starry night

” Wow ” , biraz yayarak ve Amerikan aksanıyla, koca bir ” WOW “. Dün, ha bugün ha yarın diyerek bir türlü gidemediğim, Van Gogh Alive ‘a sonunda gittim. Keşke, başladığında gidebilseydim de, dedim. Böylece, bitmeden bir kere daha gitme şansım olurdu. 🙂 Evet, O kadar güzeldi… Uzun zamandır, Ne bir filmden ne de bir kitaptan, bu kadar keyif almamıştım. Aslında, tam kelime doyurucu ! hiç bu kadar doymuş, kalkmamıştım.

Van Gogh Alive,  tam bir Kompozisyon çalışması. Müzik, Van Gogh’un yüksek çözünürlükte perdelere yansıtılmış resimleri, ve alıntılarıyla şekillendirilmiş yaşam felsefesi. Tam dozunda, tam kararında, insanın içine işleyen bir çalışma. Vincent van Gogh büyük bir sanatçıysa, bu kompozisyonda hazırlayanlar da, ondan aşşağı kalmamış. Hakkını vermişler. Bugün gösterinin son günü.Eğer bu yazıyı, bugün okuyorsanız, ne yapıyorsanız bırakın ve gidin.Pişman olmayacaksınız…

Madem  Van Gogh ‘tan bahsettik, zamanında takdir görmemiş bu sanatçıyı bu kadar özel kılan ne ? biraz da ondan bahsedelim. Vincent’i özel kılan şey duyguları, duygu patlamaları. Hem varoluşun acısını, hem de çoskusunu içinde aynı anda yaşamış bir filozof. Evet, filozof. Eserlerini yazıyla değil de, çoğunlukla çizerek vermiş bir filozof.

Doğaya olan hayranlığını,coşkusunu çok yoğun yaşamış. Bu yoğunluk, hareketlilik, renk patlamaları, abartı renkler tüm resimlerinde var. Sanırım, bizi çeken de bu abartı. Bir van Gogh ağacına bakmakla, bahçedeki ağaca bakmak arasındaki fark o. Gökyüzündeki bir yıldıza bakmayla, onun çizdiği bir yıldıza bakmak arasında ki fark o. Sanırım, bize öğretmek istediği de o. Resimlerine baktıkça, doğadaki gerçek nesnelere olan hayranlığı artıyor insanın…

Tarlalar, güneş o kadar Sarı ki… gerçek güneş gibi içini ısıtıyor, bakanın. Yıldızlar o kadar parlak ki, onlarında bir güneş olduğunu hatırlıyor insan. Ama Portreleri, o yüzler, o kadar acı içindeki. Acı içinde olan, portreler mi ? yoksa Vincent’in kendisi mi diye sormak gerekiyor…

İşte sanatçının, sanatı hala izleyenlere duygularını bulaştırıyor. Herhalde Van Gogh kadar, insanda resim yapma şevki uyandıran, başka bir ressam yoktur. Alın boyaları, renklerle oynayın diyor. Teknik, bilmenize gerek yok, tuvale duygularınızı koyun diyor. Ve asla hata yapmaktan korkmayın, ancak düştüğümüzde ayağa kalkarız…

“Even the knowledge of my own fallibility cannot keep me from making mistakes. Only when I fall do I get up again.”
Vincent Van Gogh

Kalın Sağlıcakla;

Reklamlar

BİLİNMEYEN FİLOZOF Bölüm -3-

Leave a comment

Yardım

Yardım konusu, Rand felsefesinin yumuşak karnı olarak görülür. Kendi çıkarını düşünen bir insanın , diğer insanlara yardım konusunda isteksiz olacağı, hatta hiç yardım etmeyeceği düşünülmektedir. Afrika’daki açlığın sorumlusu olarak Kapitalist sistem gösterilir. Aslında Rand Felsefesinden tamamen kopmuş, adına kapitalizm denilen bu sistem, Afrika’daki açlığın sorumlusudur da… ama bundan daha sonra bahsedelim.

Rand, yardım konusuna farklı bir perspektiften bakar. Bireyin, diğer insanlara yardım etmesinde hiç bir sakınca görmez. Ancak bunun, verenin kendi cömertliği ve hoşgörüsü ile olmasını, mutluluğu ile çatışmaması gerektiğini söyler. Yardım alanın ise, eğer veren gönülden ve cömertliğinden veriyor ise, kabul etmesinde sakınca görmez.

Ancak, Yardım durumu baskı içeriyorsa, yardım edeni moral anlamda kurban durumuna düşürüyorsa, mutluluğu ile çelişiyorsa, o zaman yardım’a karşıdır. Aynı şekilde, yardım alan, verenin yardımını bir görev, bir hak ediş olarak görüyorsa, o zaman ahlaki açıdan Rand felsefesi ile uyumsuzluk içindedir. Rand, çalışamayacak durumda olan herkese yardım edimesini savunmuştur.

Askerlik konusunda verdiğim örnek burada da geçerlidir. Toplum çıkarından bağımsız olarak, bireysel olarak yapılacak yardım muhakemesi, insanın kendi belirlediği öncelik sırasına göre, başkası için hayatını vermesini bile sağlayabilir. Burada bir konuya açıklık getirmekte fayda var. Verilen örnekteki Askerlik kavramı, seçimle gelen askerliktir. Polislik gibi de düşünülebilir. Her ne kadar Alturist gibi gözüksede, bir gruba dahil olmak seçimle gelir. Eğer gruba ( burada grup Askerlik ) dahil olunurken bir seçim yapılmış ise, yani şu kadar para karşılığı hayati risk taşıyan bir meslek sahibi olmak gibi ; dahil olunan grupta bireye değer verilmesi, kişinin meslektaşının hayatı için, kendi hayatını feda edebilmesi olasılığını arttıracaktır. Bu açıdan bakıldığında, birey öncelikli bir toplum, yardım açısından kişisel kararların alınabilmesine olanak sağlar.

İnsanda karar alma mekanizması iki süreç üzerinden işler. Rasyonel beyin, yani korteksimiz. Duygusal Beyin, yani Amigdala. Bu iki sürecin iç içe geçtiği durumlar olmasına karşın, yardım konusu, anlık kararlar hariç, rasyonel beynin kontrolündedir. Doğada, topluluk halinde yaşayan hayvanlar, ve insanlar üzerinde yapılan çalışmalar. Yardım, etmenin bir üstünlük göstergesi, bir yarış aracı olduğunu göstermiştir. Yardım etmek, kişisel bir tercihtir. Ancak, seçmemizi kolaylaştıran mekanizmalar, uzun evrim süreci boyunca genlerimize işlemiştir. İnsanlar kendileri, parazit olarak yaşamadıkları sürece birbirlerine yardım ederler. Hak ederek kazandıklarımızla, kazanamayacak durumda olan birine yardım etmek kendimizi iyi hissettirir. Nokta..

Atatürk

Konular birbirinden bağımsız gidiyor farkındayım. 🙂 Ama blog formatında mazur görün. Kitaplaştırırsam düzene sokarım. ( Ooooo, çok havaya girmişşsin!) . Neyse, gelelim Atamıza. Emperyalist ( Kapitalist’le aynı şey değil, lütfen) devletlere karşı kazanılan, nice savaşta Kollektivist bir ruh görülebilir. Ancak savaş sonrası, kurulan taze cumhuriyet ve yasaları birey hakları açısından, dönemin pek çok devletinden üst seviyededir. Atatürk’ün Rusya etkisi ile sosyalizme daha yakın olduğu fikri, bence tamamen yanlıştır.

Atatürk’ün dehası, Kurduğu Cumhuriyetin vatandaşlarına birey hakları verirken ; Türkiye devletini Uluslararası arenada Birey yerine koydurmuştur. Atatürk’ün Türkiyesi ve nesli hiç bir devletten yardım dilenmemiştir. Aksine, Milletler Cemiyeti’ne katılması ile ilgili soruya verdiği yanıtı hepimiz biliriz. ” Biz başvurmayı düşünmüyoruz, fakat davet ederlerse katılmayı düşünebiliriz ” .

Bu zihniyet, iktidarda bulunduğu dönem boyunca, bütün Dünya’dan önce Kadınlara Seçilme hakkı vermesine , İş Bankası’nın kurulmasına , Teşvik-i Sanayi Kanununun çıkarılmasına ( Özel sektörü sanayi alanına çekmek için çıkarılan, kredi olanakları sunan kanun ) , Çift partili döneme geçişe, yol açmıştır.

Pek çok alanda Devlet kurumlarının kurulması, Atatürk’ün Mülkiyetin ve sanayinin devlette kalmasını istediği anlamına asla gelmez. Sadece, Özel sektörün yeni doğmaya başladığı anlamına gelir. Ancak dehasını devam ettiremeyen nesiller tarafından, politikası devletçi olarak algılanmıştır. Konuya biraz daha objektif bakabilenler, bu sistemi karma sistem olarak görmüşlerdir. Son dönemde oluşmaya başlayan Liberal-Sol hareketlerde de , bu anlayış hakimdir. Bu algıyı ben, modernitenin sol görüş ile ilişkilendirilmesinde görüyorum. Bu algı tamamen hatalı olsada, hem Amerika hem de Türkiye’de, işin felsefesinden bağımsız olarak, özel sektör uygulamalarının, uzun yıllar muhafazakar kesimin elinde kalmış olmasından kaynaklanıyor. Daha da ironik olan Türkiyedeki Muhafazakar iktidarların ekonomi politikaları aslında sosyalist iktidarların uygulayabileceğindan, daha da sosyalist. Ama, Nasyonal Sosyalist olduğundan, Faşist diye de algılanıyorlar 🙂 .

Velhasıl kelam, Atam bugün yaşasaydı bugün çok daha ilerde olurduk o kesin, ama öyle, ama böyle…

Amerika

Atatürk konusunda bahsettiğim, Liberal Sol’un Ayn Rand’ı keşfetmesi olayı gibi, Amerika’da da aynı keşif hakim. Ekonominin batması, Kurtarmalar, Devletleştirmeler…derken Amerika üzerine kurulduğu değerleri hatırladı. Rand’ın Atlas Silkindi’de anlattığı senaryoların çoğu bugün gerçekleşince, Rand medyum konumuna geldi. Kitapların tirajı arttı, Tartışma programları alevlendi…vs. Bize de gelmesi yakındır. Obama’nın seçilmesi Amerika’nın dış politikası bakımından ılımlı olsada ( Ortadoğuyu özgürleştirmeye gelmeyecekler 🙂 ). Sanayi açısından pek hayırlı olmayabilir.

Kaynak ve Kendine pazar yaratma konusunda usta Amerikan sanayisi, lobi faliyetleri sonucunda Obama’yı da ikna edebilir. İşte bu gidiş bir yerde tıkanmak zorunda, eee sonunda dünya’da özgür olmayan ülke kalmayacak. Bunca yıldır, adam gibi mal üretmek yerine , sadece satiş alanını genişleterek gelen şirketler, hiç bir altın karşılığı olmayan parayla alışveriş yaparlarsa, eninde sonunda batarlar. Al gülüm, ver gülüm , bu dünya ikimizede yeter, tekel olmaya çalışmayalım zihniyeti, meyvelerini verir. Dünya ekonomisi de hooop kuyunun dibine…

İşte şimdi, Amerikalılar bunun biraz farkına varmaya başladı. Bunu durdurmak istiyorlar, ama sistem o kadar karışmışki, nasıl çözüleceğini kimse bilmiyor. Kim bilir, belki dünya küllerinden yeniden doğar…