Her Yerde ve Bir Zamanlar

Leave a comment

Kitap_1343742

“ Esas olanı kavrayacağımıza inanarak dikkatimizi buraya ve şimdiye toplamak bir hatadır, zorla yapılan anlamsız bir iştir. Esas olan, kendimizden emin olarak ve rahatça, makul bir mizah ve makul bir melankoliyle, içimizin zamansal ve mekânsal açıdan genişlemiş topraklarında, yani kendimizde hareket etmek olurdu. Yolculuk edemeyen insanlara neden acırız? Dıştan genişleyemeyecekleri için içlerinde de yayılıp genişleyemezler de ondan; kendilerini çoğaltamazlar, böylece kendi içlerinde kapsamlı gezilere çıkamazlar, başka kim ve ne olabileceklerini keşfetme fırsatından yoksun kalırlar.”

Lizbon’a Gece Treni – Pascal Mercier

Lizbon’a Gece Treni’ni okurken, yukarıdaki cümleyi tekrar tekrar okudum. Yazılarımı yazmaya başladığım sıralarda, içimde burada ve şimdiye ulaşma arzusunu yoğun bir şekilde hissediyordum. Gerçekten de burada ve şimdiye ulaşmak, geçmiş özlemi ve gelecek kaygısı yaşamadan var olmak, uzun bir süre bir ideal gibi aklımın bir köşesinde asılı kaldı. Hayal kırıklıklarını unutmayı, Beklentileri yenmeyi hedefledim sanırım. İşin ilginç tarafı beni zenginleştirenin, üretmeme yardımcı olanın bunlar olduğunu hep bildim. Ama nedense tam kabullenememişim.

Burada ve şimdiyi yaşamaya çalışmak insanın huzuru için yapabileceği belki de en faydalı şeylerden biri. Hatta bu bakımdan “ Din” olgusuyla müthiş bir paralelliği var. Kozmik anlamsızlığa karşı, başka bir hayat olmadığını bilenler için, bir sığınak da diyebiliriz. Uzay-zamana karşı, anlık sayılabilecek varoluşumuzun tatlılığını anlayabileceğimiz. Hatta bu sonluluktan ötürü, içimizi müthiş bir mutlulukla doldurabilecek bir şey, burada ve şimdi…

Epikür’ün, Hayyam’ın acıdan kaçınması, hep hazzı araması ne şaraptan geçer, ne de başka zevklerden. Asıl peşinde koştukları, Zen Budistlerinin peşinde koştuğuyla aynıdır. Burada ve Şimdi arayışı, asıl mutluluk arayışıdır. Peki, bu arayış gerçekliği kabul etmek midir? Veya bu duruşun getirdiği gerçekliği kabulleniş ve gerçekliği kabullenişin getirdiği mutluluk, aynı zamanda insanın kendisini de kabul etmesi midir?

Yoksa Mercier’in düşündüğü, insanın kozmik gerçeklikten çok, kendi doğasını kabul etmesi; sınırlı hayatında olabilecek benliklerinde seyahat etmesi ve değişken varoluşlarıyla tek bir anda var olmak yerine, bir zamanlar her yerde var olması daha mı gerçek? Daha mı kabulleniş?

Kalın sağlıcakla;

Reklamlar

Özgürlük Üzerine

Leave a comment

KONICA MINOLTA DIGITAL CAMERA

Güvenlik için özgürlüğümüzün ne kadarını feda ediyoruz? Kanundışı davranmak, kötü olmakla aynı şey midir? İyi insanlar kanunlar olmadan da yaşayabilir mi? Özgürlük elimizden yavaşça giderken bizi kim kurtaracak? Özgürlüğe neden sadece kendi değerlerimiz üstünden bakabiliyoruz? Empati ve özgürlük arasında bir ilişki var mı?

İşte böyle acayip soruları yanıtlamaya soyundum bu akşam. Akşam diyorum, çünkü gündüz uğraşılmaz böyle şeylerle. Akşam herkes yattıktan sonra, düşünmeye fırsat buluyor insan. Ama gündüz yazıyorum çoğunlukla. Düşünceler nankör çünkü. Üzerine uyuyunca, gece ki önemi kalmıyor. Ama bu akşam farklı. Özgürlük mevzusunu çözeceğim bu akşam 🙂

İlk önce kendimi eleştirmekle başlayayım. Özgürlük üzerine düşünürken, herkesin ilk yapması gereken de bu aslında. Kendi düşüncelerine, söylediklerine eleştiri getirmek. Duygularımızın esiri olduğumuz anlarda düşündüklerimiz, söylediklerimiz bir süre sonra yer edebiliyor beynimizde. Doğru olarak kabul edebiliyoruz bu düşünceleri sonra, sorgulamadan. O düşünceler toplum belleğine de giriyor bazen. Bazen de toplum belleğinden bize geçiyor. Yine hiç sorgulanmadan…

İşte bu yazının temeli, kendi düşüncemi yıktığım bir farkındalıktan çıktı. Özgürlük konusunda o kadar açık fikirli olan ben, özgürlüğü isterken “kendime özgür” bir cümle sarf ettim. Gezi olayları sırasındaki PALALI olayını hepiniz hatırlarsınız. Hani polisin yanında yer alıp, millete pala ile vuran adam. Daha sonra Libya’ya kaçmıştı. İşte, o dönemde hakkında yakalama emri olan adam nasıl yurtdışına çıkar, o havaalanındaki bilgisayarlar ne işe yarıyor? Diye facebook’ta sitem etmiştim. Gerçi, oradaki sitem daha çok adamına göre uygulanan adalet anlayışınaydı ama, sonradan kafama dank etti. O adamın yakalanması için o havaalanına o bilgisayarları koyduran bizler, yani iyi insanlar sadece kendi özgürlüğümüzden vazgeçiyoruz. Platon’un yüzyıllar öncesinde söylediği gibi iyi insanların düzgün davranmaları için kanunlara ihtiyaçları yok. Ve kötüler daima kanunların etrafından dolanacak bir yol buluyorlar.

Ahh bizleri özgürlüğümüzden vazgeçiren bu korkuyu, nasıl da kendi çıkarlarına uygun kullanıyorlar. Nasıl da kendi ellerimizle veriyoruz özgürlüğümüzü. O kadar kanıksamışız ki, en ufak bir şikâyet bile etmiyoruz. Kendi iyiliğimiz için üstümüzü arıyorlar, kimlik soruyorlar, gözaltına alıyorlar, banka hesaplarımıza bakıyorlar, internetimizi sınırlıyorlar, kameralar yerleştiriyorlar, parmak izlerimizi alıyorlar. “Ya o uçakta bir terörist olsa, Allah muhafaza! Baksınlar baksınlar iyidir” değil mi ? 🙂 Değil işte…

Sınır nerede çiziliyor? Kim terörist? Kim değil? Kanunu yapan kim? Suçlu kim? Bugün 12 Eylül’le hesaplaşılıyor. Yarın Gezi ile hesaplaşılacak belki. Sorun Devletin, Hükümetin, Yönetenin kim olduğu değil. Sorun bir yönetenin olması!

Bir ara Politika’ya girmeyi düşündüm. Öyle seçilebileceğime falan inandığımdan değil. Hırsımı bir yerlerden çıkarmak için. Sonra yine kendinle çelişiyorsun dedim. Olmasını istemediğin bir sistemin içinde mi çalışacaksın? Komik değil mi? Mecliste çıkmış, Devletin varlığını sorgulayan bir adam 🙂

Eeee peki kim kurtaracak bizi? 1984 gibi mi olacak sonumuz. Sonumuz derken, Türkiye’den bahsetmiyorum, bütün Dünyanın gidişatı böyle. Biz en önde gidenlerdeniz o ayrı. Bütün ülkelerde insanlar güvenlik için özgürlüklerinden vazgeçiyor. 11 Eylül sonrası Amerika’nın bile hali, içler acısı.

Özgürlük garip bir idea. Sporlu bakteriler vardır, bilmem bilir misiniz? Ben ona benzetiyorum biraz. Hani en ağır koşullarda kendini korur, kabuğuna çekilir. Ortam uygun olduğunda birden çoğalır. Tarih boyunca birileri tekrar tekrar keşfetmiş özgürlüğü. Sanırım insan mantık sistemine en uygun düşünce olduğundan. Keşfedip, canlı tutup, farklı farklı yerlerde, farklı farklı şekillerde yakmış ateşi. Taaa ki tekrardan insanlar rahata alışıp, korkularına yenik düşüp, güvenlik için gücü birilerine vekâlet edene kadar. Sonra, sil baştan..

Bakın, buradan ahkâm kestiğime bakmayın benim. Düşünce egzersizi yaparken her şey çok daha kolay. Pratiğe dönünce bocalamaya başlıyor insan. Mantığın yerini duygular almaya başlıyor. Araba kullanırken biri yanınızdan jet hızıyla geçince keşke radar olsa diyorsunuz, arabada çocuk var! Ya da Amerika’daki anaokulu tarandığında küçücük çocukların ölümü, sivillere silah satılmasın! Dedirtiyor adama… Öyle kolay değil her zaman mantıklı düşünmek. Ama sonra gezi olayları oluyor. O zaman silah özgürlüğünün mantığını kavrıyor insan. Devlette silah varsa, Halkta da olmalı diyor.. Ama keşke ikisinde de olmasa…

İşte böyle zor Bir şey, özgürlüğü uygulamak !. Korkularından, önyargılarından kurtulmalı önce. Daha sonra oturup, tek tek empati kurmalı her kesimle, her bireyle. Kürt’le, Ermeni’yle, Amerikalı’yla, Yahudi’yle, Kadınla, Erkekle, Gayle, Müslümanla, Ateistle, Budistle. En fazla da en küçük azınlıkla kurmalı empatiyi. Yani Bireyle. İnsanla.

Daha sonra insanı indirgeyen her türlü kolektivist düşüncenin karşısında durmalı, korkmadan. Ve eğer bir kanuna ihtiyacımız varsa insanlık olarak, amacı sadece özgürlüğü korumak olmalı…

Kalın Sağlıcakla;

Not: Yazı biraz karman çorman oldu, bir daha söz sabah yazacağım :), Ayrıca 23 days of California yazısı bitti, resimleri düzenliyorum az kaldı..