Big City Life

Leave a comment

starry sky2

Bir şehrin içine doğduysanız, ondan kurtuluş var mı ? O ormanın, o derenin kenarındaki kulübede yaşamayı istemek, ne kadar gerçekçi ? veya Gerçekten istiyormuyuz bunu… Thoreau Walden Gölünde yaşarken kopabilmiş mi hayattan ?  Hayat bir taraftan çok basit, tek ihtiyacımız olan hava,su ve yemek. Nefes almak için yeterli bunlar. Peki , yaşamak için ?..Daha doğrusu biz Şehre doğanların yaşaması için ?

Milyonlarca yıllık insan kültürünün, doruk noktasını bir kalem de silinebilir mi ? Bütün, bu birikimin üstüne, sifon çekilebilir mi ? Alıp başını gidilebilir mi ?

Bir tarafımız yavaş yavaş ölüyor şehirlerde. Dumandan, trafikten, stresten, geçim derdinden. Onca kalabalığın içinde tek başımıza kalıyoruz, bazen. Bu anlarda kuruyoruz, hayallerimizi. Bir teknenin üzerinde, bir orman kenarında yaşadığımızı, hayal ediyoruz. Ne yapıyoruz ? , ne için bu kavga ? , diyoruz. Ama kalkıp gidecek cesareti bulamıyoruz kendimizde. 50’sinden 60’ın dan sonra, hiç mi giden yok ? Var, var tabii… ama 30’unda, 40’ında ?
Şimdi çalışayım, çoluğuma çocuğuma iyi bir gelecek bırakayım, ondan sonra giderim. Küçük bir sahil kasabasına yerleşirim. Bir de tekne alırım. Yazları çocuklar gelir…. ama bir türlü kopamıyor, o şehir bağları. Torunlar var. Hastanede yapılacak tetkikler var. Oğlanın, dükkanda bana ihtiyacı olur. Kızım torunu bize bırakır. Arkadaşların hepsi burada…. vs. Eee madem gitmiyoruz, biriken emeklilik paralarıyla çocuklara bir ev alalım….Tanıdık geldi bu seneryo değil mi ? 🙂

Ya özlemlerimiz yalandı, o zaman. Ya da o kadar kolay değil buraları terketmek. Bir çeşit bağımlılık. Zararlarını göre göre, verdiği keyiflere teslim olmak. İtiraf etmek lazım. Biz, şehre doğduk. Onun kültürüyle büyüdük. Nerede Filmler, Sergiler, Oyunlar, Kitapçılar, Yüksek hızlı internet, Işıltılı dükkanlar, İtalyan lokantaları, Çin Lokantaları, Kolejler, Maçlar, Tenis, Hastaneler, Postaneler……

Belki, ilk köyden geldi. Dedenizin, dedesi. Para kazanmak için, daha iyi şartlar da yaşamak için. Dedeniz, size çocukluğunu anlatırken, hep o köydeki hayattan bahsetti. Belki, her sene memleketini, ziyarete gitti. Babanızı, çok zor okuttu. Babanız Mühendis oldu… İşte orada kırıldı halka ! Siz şehre, doğdunuz. Babanız size şehrin bütün imkanlarını verdi. Siz, şehrin tadına baktınız. Artık, dönüş kolay olmayacak.. 🙂 Ne sizin için, ne de sizin çocuklarınız için…

Ama bazen… Özellikle varoluşumu unuttuğum zamanlarda, içimde bir özlem kabarıyor benim. Gece, pencereyi açıp gökyüzüne bakıyorum. Hava, tamamen açık ama sadece bir kaç yıldız var, orada. Teselli, bulamıyorum. Pencereyle birlikte gözlerimi de kapatıyorum. Etrafta hiç ışık olmayan, en yakın şehirden, yüzlerce kilometre uzak, okyanusun ortasında olduğumu hayal ediyorum. Gözlerimi açıyorum. Sayısız, yıldızın altındayım ! Evren, Galaksiler bütün güzelliğiyle önümde. Yaşadığımı hissediyorum ! hayal geçene kadar….

Şehir’le manik-depresif bir ilişkimiz var. Nefret ve Sevgi bir arada. Ama, Eyy Şehir, sana tek bir sitemim var. Bir gün terkedip gidersem buraları , bil ki bana varoluşumu hatırlatmayı, bir türlü beceremediğinden….

Kalın Sağlıcakla;

Reklamlar

Yedigöller ve Yaşam’ı Hissetmek

1 Comment

Kendim de dahil olmak üzere, şehirde yaşayan insanların, yaşadıklarını çoğu zaman unuttuğunu düşünüyorum. Bize yaşadığımızı unutturan, korkunç bir koşturmacanın içerisindeyiz. Tatillerimiz bile bu koşturmacanın parçası. Her şey dahil tatil köylerinde, o aktivite senin, bu yemek benim koşturuyoruz. Sonra da Facebook’a  ayaklarımızı uzatıp, elimizde bir kitap ve içecekle çektirdiğimiz fotoğraflarımızı koyuyoruz. Bu fotoğrafları çektirirken başkalarından ziyade, kendimizi “ Tatil” yaptığımıza inandırmaya çalışıyoruz.

 Bendeniz, biraz mesleğimin verdiği avantaj, birazda yaşam’a zaman ayıran yapımdan, müzdarip ; pazartesi günleri çalışmıyorum. Pazartesi gününü seçmemin en önemli sebebi, herkesin en yoğun çalıştığı gün olması. Gezilecek, görülecek her yer bomboş. Sadece bana ait.

 İşte böyle bir pazartesi, uzun zamandır aklımda olan bir planı hayata geçirdim. Çocukluğumun en berrak, en güzel anılarından biri olan Yedigöller’e, oğlumla seyahat. İlk gittiğim zaman, sanırım şimdi 4,5 yaşında olan Arda’dan 1 yaş daha büyüktüm. Bungalovlarda 1 gece kalmıştık. Çocukluk arkadaşım Onur’la yapraklardan tepeler yapıp üzerlerine atlamıştık. Balık Tutmuştuk. Oyukları, kovukları, keşfetmiştik… Dediğim gibi çocukluğuma ait hatırladığım en güzel anılardan biriydi.

 Pazartesi günü, içimde aynı heyecanla 6:30 uyandım. Arda’yı ve Sinem’i kaldırdım. Sinem her zaman ki gibi biraz homurdandı. 🙂 Sonra kuzenlerim Bahar,Bahadır ve Ali’yi almak için yola çıktık. Hepimiz Sinem’in Captiva’sının içine doluşup yola çıktığımız da saat 8 olmuştu. Otobandan Yeniçağa çıkışına gelene kadar çocuklar uyudu. Yeniçağa’da ufak bir alışveriş yaptığımızda ayıldılar. Mengen’i geçip, Yedigöller yoluna döndüğümüzde Orman’ın havasıyla iyice açılmışlardı.Camları açtık ve ciğerlerimizi bol bol  doğayla doldurduk.

 Yedigöllerin yolu virajlı,toprak ve uzun. Hatta kışın, sık sık ulaşıma kapanıyor. Gerçi yolun böyle kalması, Yedigöllerin korunması açısından çok daha iyi. Bizimkiler hafiften söylenmeye başlamışlardı ki Yedigöllere ulaştık…

 Yedigöller aynı çocukluğumda hatırladığım cennet. Doğa’yı sevmek, keşfetmek için ideal bir yer. Ne çok vahşi, ne de fazla evcil. Arabayı park edip, acıkan çocukların karınlarını doyurmak için, hemen Derin gölün kenarında ateşimizi yaktık. Hepimiz karnızmızı doyurduktan ve biraz sindirdikten sonra Ali ve Bahadır Oltalarını hazırladılar. Arda’da biraz onlara takıldıktan sonra “ Baba, hadiii bi macera yapalımmm” diye zıplamaya başladı. Bahar’da ona katılınca, sopamızı da alıp düştük yollara :)…

 Önce Derin gölün, ardından da Büyük gölün çevresindeki patikaları dolaştık. Kütüklerin üzerlerine çıktılar.Taş attılar. Balıkları,kurbağaları izlediler. Kovuklara girdiler. Yaprak topladılar. Kuşları dinlediler. Telsizle konuştular. Ağaçlara tırmandılar. Köprülere çıktılar… her yerde poz verdiler. Bir ara Arda “ Baba, keşke burada yaşasak!” bile dedi. “ Keşke, oğlum..” diye cevap verdim bende. Keşke

 Ateş yaktığımız yere döndüğümüzde, bizim avcıların eli boştu. Saat 17:30’ a geliyordu. Biraz dinlenip, çöplerimizi topladıktan sonra yola koyulduk. Malum, dönüş yolu uzun ve virajlı. Bungalov’lar da tadilattaymış. Belki kalmayı düşünebilirdik…

 Ankara’ya vardığımızda Saat 21:00 olmuştu. Hepimizin pestili çıkmış olmasına rağmen, tatlı bir tebessüm dudaklarda yerini almıştı. 🙂 Hayata, bir mola vermiştik. Daha doğrusu sürekli molada olan hayatlarımıza, kısa bir süre devam etmiştik…

 İnşallah Arda’nın, Bahar’ın  ve Bahadır’ın da kafasında, benimki gibi anılar kalır. Ne zaman koşturmacadan sıkılsalar, Yedigöller’e kaçarlar. Hayaline olsa bile….

 Kalın Sağlıcakla;