Kıçından Değer Uyduran İnsan

Leave a comment

Çok meraklıyız uğruna öleceğimiz, öldüreceğimiz abuk subuk değerler yaratmaya. İnsanın varoluşunda, evriminde, yaşayışında hiçbir önemi olmayan, uydurduğumuz bu değerler etrafında toplanmaya da çok meraklıyız. İllaki bir gruba, bir akıma ait olacağız. Çoğu zamanda içine doğacağız. Çıkış noktası bulmak için, düşünmeyi öğrenmemiz gerekecek ama emin olun onu size bulunduğunuz grup öğretmeyecek. Aksine, düşünmemeniz için ellerinden geleni yapacaklar. Ait olduğunuz yerde kalmanız için. En modern, en özgür görünen yapıların bile sorgulanamaz değerleri olacak…

Fanatik boyutlara ulaşan her kolektivist düşüncenin, emin olun çok masum, çok iyi niyetli bir çıkış noktası vardır. Bir takım tutmak, Cumaları Camiye gitmek, Pazarları kiliseye gitmek, Milli bayramları coşkuyla kutlamak, Siyasi bir partiye mensup olmak herkesin yaptığı sıradan görünen davranışlardır.

Kültür çeşitliliği dediğimiz şeyi de bu davranışlara, bu inançlara, bu gruplara borçluyuz. Japonya’ya gittiğinizde gördüğümüz her şeyden etkileniyorsak, bize değişik, çekici ve egzotik geliyorsa; bu Japonların dış dünya kapalı bir toplum olarak yaşamış olması, aşırı milliyetçilikleri ve kendilerine özgü dinsel törenlerinin birleşiminden dolayıdır. Ama hiçbir bilimsel temeli olmayan bu masum değerler, ikinci dünya savaşında Japonya’nın başına gelenlere de sebep olmuşlardır.

Her yıl Futbol yüzünden katledilen bir sürü insanın haberini okuyoruz. Bir takım uğruna bir insanın, başka bir insanı öldürebilecek olmasını aklımız almıyor. Ama aynı aklımız, aynı entelektüel görünen aklımız, Kaçakçı ( Devlete para vermeden ticaret yapan insan) çocukların, bombalanmasına sessiz kalabiliyor hatta Devlet’ti haklı görebiliyor. Daha da ilginci, Uludere için sokaklara dökülen, Devlet terörüne karşı çıkan başka akıllarımız, Daha fazla sosyal hizmet için çalışandan, üretenden gasp edilen paraların hesabını hiç sormuyor. Hatta daha fazla almadığı için devlete kızıyor. Garip çelişkiler içinde boğulup duruyoruz…

Pakistan’da 148 çocuğu katleden zihniyetin temelinde de, gerçekten çok masum düşünceler yatıyor. O çocukları katleden adamlarda bir zamanlar çocuktu. Boş birer sayfa olarak geldiler bu dünyaya. Ve onların babaları ve dedeleri ve dedelerinin dedeleri de masum inançlara sahiptiler. Yoksulara yardım etmekle, eşlerinin saçlarını başkalarına göstermemek arasında kalan inançlara. Kâfirlerin öldürülmesi düşüncesi, kaçakçıların bombalanması haklı gören milliyetçi duygulara benziyordu, bir zamanlar.

Onların dedelerini ise Hristiyanlar kılıçtan geçirmişti. Diyarbakır hapishanesini yaşamış Kürtlerin, Terörü çare görmesi gibi, onlarda kâfirlerin öldürülmesini çare görmüşlerdi. Ve insanlık tarihi hep böyle tekerrür etti. Ezilen bir daha ezilmemek için gardını aldı. Grubunu oluşturdu. Taaa ki kendisi ezen haline gelene kadar…

İşte biz halen bu grupların oluşturduğu sahte değerler peşinde koşturup duruyoruz. Kabile ahlakımız halen hüküm sürüyor. O yüzden kendimize sormalıyız, üstümüze giydirilen veya kendi giydiğimiz gruplar, varoluşumuza ne katıyor diye? Geçmişin kinini tutmadan, geleceğin kaygısını yaşamadan sormalıyız bunu…

Biz demeden önce Ben demeyi öğrenmeliyiz…

Kalın Sağlıcakla;

Reklamlar

BİLİNMEYEN FİLOZOF Bölüm -3-

Leave a comment

Yardım

Yardım konusu, Rand felsefesinin yumuşak karnı olarak görülür. Kendi çıkarını düşünen bir insanın , diğer insanlara yardım konusunda isteksiz olacağı, hatta hiç yardım etmeyeceği düşünülmektedir. Afrika’daki açlığın sorumlusu olarak Kapitalist sistem gösterilir. Aslında Rand Felsefesinden tamamen kopmuş, adına kapitalizm denilen bu sistem, Afrika’daki açlığın sorumlusudur da… ama bundan daha sonra bahsedelim.

Rand, yardım konusuna farklı bir perspektiften bakar. Bireyin, diğer insanlara yardım etmesinde hiç bir sakınca görmez. Ancak bunun, verenin kendi cömertliği ve hoşgörüsü ile olmasını, mutluluğu ile çatışmaması gerektiğini söyler. Yardım alanın ise, eğer veren gönülden ve cömertliğinden veriyor ise, kabul etmesinde sakınca görmez.

Ancak, Yardım durumu baskı içeriyorsa, yardım edeni moral anlamda kurban durumuna düşürüyorsa, mutluluğu ile çelişiyorsa, o zaman yardım’a karşıdır. Aynı şekilde, yardım alan, verenin yardımını bir görev, bir hak ediş olarak görüyorsa, o zaman ahlaki açıdan Rand felsefesi ile uyumsuzluk içindedir. Rand, çalışamayacak durumda olan herkese yardım edimesini savunmuştur.

Askerlik konusunda verdiğim örnek burada da geçerlidir. Toplum çıkarından bağımsız olarak, bireysel olarak yapılacak yardım muhakemesi, insanın kendi belirlediği öncelik sırasına göre, başkası için hayatını vermesini bile sağlayabilir. Burada bir konuya açıklık getirmekte fayda var. Verilen örnekteki Askerlik kavramı, seçimle gelen askerliktir. Polislik gibi de düşünülebilir. Her ne kadar Alturist gibi gözüksede, bir gruba dahil olmak seçimle gelir. Eğer gruba ( burada grup Askerlik ) dahil olunurken bir seçim yapılmış ise, yani şu kadar para karşılığı hayati risk taşıyan bir meslek sahibi olmak gibi ; dahil olunan grupta bireye değer verilmesi, kişinin meslektaşının hayatı için, kendi hayatını feda edebilmesi olasılığını arttıracaktır. Bu açıdan bakıldığında, birey öncelikli bir toplum, yardım açısından kişisel kararların alınabilmesine olanak sağlar.

İnsanda karar alma mekanizması iki süreç üzerinden işler. Rasyonel beyin, yani korteksimiz. Duygusal Beyin, yani Amigdala. Bu iki sürecin iç içe geçtiği durumlar olmasına karşın, yardım konusu, anlık kararlar hariç, rasyonel beynin kontrolündedir. Doğada, topluluk halinde yaşayan hayvanlar, ve insanlar üzerinde yapılan çalışmalar. Yardım, etmenin bir üstünlük göstergesi, bir yarış aracı olduğunu göstermiştir. Yardım etmek, kişisel bir tercihtir. Ancak, seçmemizi kolaylaştıran mekanizmalar, uzun evrim süreci boyunca genlerimize işlemiştir. İnsanlar kendileri, parazit olarak yaşamadıkları sürece birbirlerine yardım ederler. Hak ederek kazandıklarımızla, kazanamayacak durumda olan birine yardım etmek kendimizi iyi hissettirir. Nokta..

Atatürk

Konular birbirinden bağımsız gidiyor farkındayım. 🙂 Ama blog formatında mazur görün. Kitaplaştırırsam düzene sokarım. ( Ooooo, çok havaya girmişşsin!) . Neyse, gelelim Atamıza. Emperyalist ( Kapitalist’le aynı şey değil, lütfen) devletlere karşı kazanılan, nice savaşta Kollektivist bir ruh görülebilir. Ancak savaş sonrası, kurulan taze cumhuriyet ve yasaları birey hakları açısından, dönemin pek çok devletinden üst seviyededir. Atatürk’ün Rusya etkisi ile sosyalizme daha yakın olduğu fikri, bence tamamen yanlıştır.

Atatürk’ün dehası, Kurduğu Cumhuriyetin vatandaşlarına birey hakları verirken ; Türkiye devletini Uluslararası arenada Birey yerine koydurmuştur. Atatürk’ün Türkiyesi ve nesli hiç bir devletten yardım dilenmemiştir. Aksine, Milletler Cemiyeti’ne katılması ile ilgili soruya verdiği yanıtı hepimiz biliriz. ” Biz başvurmayı düşünmüyoruz, fakat davet ederlerse katılmayı düşünebiliriz ” .

Bu zihniyet, iktidarda bulunduğu dönem boyunca, bütün Dünya’dan önce Kadınlara Seçilme hakkı vermesine , İş Bankası’nın kurulmasına , Teşvik-i Sanayi Kanununun çıkarılmasına ( Özel sektörü sanayi alanına çekmek için çıkarılan, kredi olanakları sunan kanun ) , Çift partili döneme geçişe, yol açmıştır.

Pek çok alanda Devlet kurumlarının kurulması, Atatürk’ün Mülkiyetin ve sanayinin devlette kalmasını istediği anlamına asla gelmez. Sadece, Özel sektörün yeni doğmaya başladığı anlamına gelir. Ancak dehasını devam ettiremeyen nesiller tarafından, politikası devletçi olarak algılanmıştır. Konuya biraz daha objektif bakabilenler, bu sistemi karma sistem olarak görmüşlerdir. Son dönemde oluşmaya başlayan Liberal-Sol hareketlerde de , bu anlayış hakimdir. Bu algıyı ben, modernitenin sol görüş ile ilişkilendirilmesinde görüyorum. Bu algı tamamen hatalı olsada, hem Amerika hem de Türkiye’de, işin felsefesinden bağımsız olarak, özel sektör uygulamalarının, uzun yıllar muhafazakar kesimin elinde kalmış olmasından kaynaklanıyor. Daha da ironik olan Türkiyedeki Muhafazakar iktidarların ekonomi politikaları aslında sosyalist iktidarların uygulayabileceğindan, daha da sosyalist. Ama, Nasyonal Sosyalist olduğundan, Faşist diye de algılanıyorlar 🙂 .

Velhasıl kelam, Atam bugün yaşasaydı bugün çok daha ilerde olurduk o kesin, ama öyle, ama böyle…

Amerika

Atatürk konusunda bahsettiğim, Liberal Sol’un Ayn Rand’ı keşfetmesi olayı gibi, Amerika’da da aynı keşif hakim. Ekonominin batması, Kurtarmalar, Devletleştirmeler…derken Amerika üzerine kurulduğu değerleri hatırladı. Rand’ın Atlas Silkindi’de anlattığı senaryoların çoğu bugün gerçekleşince, Rand medyum konumuna geldi. Kitapların tirajı arttı, Tartışma programları alevlendi…vs. Bize de gelmesi yakındır. Obama’nın seçilmesi Amerika’nın dış politikası bakımından ılımlı olsada ( Ortadoğuyu özgürleştirmeye gelmeyecekler 🙂 ). Sanayi açısından pek hayırlı olmayabilir.

Kaynak ve Kendine pazar yaratma konusunda usta Amerikan sanayisi, lobi faliyetleri sonucunda Obama’yı da ikna edebilir. İşte bu gidiş bir yerde tıkanmak zorunda, eee sonunda dünya’da özgür olmayan ülke kalmayacak. Bunca yıldır, adam gibi mal üretmek yerine , sadece satiş alanını genişleterek gelen şirketler, hiç bir altın karşılığı olmayan parayla alışveriş yaparlarsa, eninde sonunda batarlar. Al gülüm, ver gülüm , bu dünya ikimizede yeter, tekel olmaya çalışmayalım zihniyeti, meyvelerini verir. Dünya ekonomisi de hooop kuyunun dibine…

İşte şimdi, Amerikalılar bunun biraz farkına varmaya başladı. Bunu durdurmak istiyorlar, ama sistem o kadar karışmışki, nasıl çözüleceğini kimse bilmiyor. Kim bilir, belki dünya küllerinden yeniden doğar…