A Week In Singapore

Leave a comment

Eveeet… Sıra sonunda Singapur’a gelebildi. Aslında böyle seyahat yazılarını sıcağı sıcağına yazmak gerekiyor ama tatil sonrası iş yoğunluğu buna nadiren izin veriyor. Araya zaman grince de ufak detaylar unutulabiliyor. Şimdiden kusura bakmayın…

Singapur daha önce söylediğim gibi bir anda ortaya çıkan bir tatil oldu. Almanya Büyükelçiliği sağ olsun, bütün hastalarımı ayarladığımdan bir yere gitmemiz gerekiyordu ve vizesiz olmalıydı. Çok hızlı bir araştırmanın ardından apar topar Singapur’un yolunu tuttuk. Aslında yola çıkarken benim Şu meşhur havuzlu otelde iki gün kalacağımız dışında, hiçbir şeyden haberim yoktu diyebilirim. Bütün programı kardeşim Beliz ve eşim Sinem yaptı.

Benim ayarladığım tek şey olan bizi havaalanından otele götürecek olan araba gecikti. İletişimde biraz zorlandık ama sonrasında rahat bir Toyota Vellfire’ın içine kurulduk. Aslında araba ayarlamaya çok gerek yokmuş, taksilerin ucuz olduğunu biliyorduk ama kolay bulamayabiliriz diye ayarlamıştım. Öyle çok yoğun bir gün değilse, 5 dakikada taksiye binebilirsiniz. Yeri gelmişken Singapur da taksi ucuz ama öyle elinizi sallayıp binemiyorsunuz. Belirli noktalardan biniliyor ve bazen sıra beklemeniz gerekiyor. Eğer çok sıra varsa veya kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdeyseniz telefonla taksi çağırmak en mantıklısı. Açılış tarifesi biraz artsa da yine gayet ekonomik. Hatta taksi şirketlerinin hepsinin iphone uygulamaları var ve kullanmak çok kolay. Tek ihtiyaç bir internet paketi.

Otelimiz Orange Grove Road üzerinde, merkeze çok yakın ama gürültüsünden de uzak bir cennet köşesiydi. Shangri-La Singapur tek kelimeyle mükemmel bir otel. İçindeki restoranları, havuzu, personeli, odaları dört dörtlük. Daha sonra sırf havuzuna girebilmek için kaldığımız Marina Bay Sands, Shangri-La’dan sonra sönük kaldı. Gerçi çok büyük ve kalabalık bir otel olmasına karşın girişte, çıkışta ve hizmet de son derece hızlıydı ve söylemeye gerek var mı bilmiyorum ama Terastaki Singapur manzaralı sonsuzluk havuzu inanılmaz bir deneyim. Ölmeden önce yapılması gerekenler listelerine girebilir.

Otele ilk gün akşamüstü geldik. Çok yorulduğumuzdan tek yaptığımız dinlenip, akşam yemeği yemek oldu. Açık büfedeki istiridyeleri hala unutamıyorum. İkinci gün enerjimizi toplamış bir şekilde Botanik bahçelerinin yolunu tuttuk. Parkın içindeki Yağmur Ormanı bölümü, Orkide Bahçeleri, Bonzailer derken öğleden sonra tabanlarımız şişmişti. Bu şişmede sanırım %80 oranındaki nemin de payı var.

Öğlen yemeğini Orchard Road üzerindeki bir alışveriş merkezinde yedik. Orchard Road Singapur’un Bağdat caddesi diyebiliriz. Bütün markalar ve AVM’lerde burada. En son olarak bütün gün bizi kırmadan yürüyen Arda’nın da isteğini yerine getirmek için havuza gittik. Akşam’da Nehir’in kenarındaki Restoranlar ve Barlar bölgesi Clarke Quey’e geldik. Beliz bir anda gaza gelip meydana kurulmuş olan bir fırlatma topunun içine kendisini attı. Bungee Jumping’in tersten ve metal bir kabinin içinde oturarak yapılanını düşünün. Gerçekten cesaret isteyen bir alet. Beliz’in alet sırasında tanıştığı kızlar Octapas diye bir restoran önerdi. Akşam yemeğini orada yedik. Yemekten ziyade tatlı olarak yediğimiz Churro’lara Arda bayıldı.

Üçüncü gün daha kültürel ağırlıklı bir programımız vardı. Hint Caddesi, Tapınaklar ve Çin mahallesi. ChinaTown’da Herritage Museum’u gezdik ve şahane bir kızarmış pekin ördeği yedik. Bizimkiler ufak tefek alışveriş yapmayı da ihmal etmediler. Akşam Clarke Quey’i pek sevdiğimizden tekrar gittik ve kendimize bir kanat ziyafeti çektik. Üzerine de meydandaki Hokkaido ( Japonya’nın kuzey bölgesi) dondurması yedik. Yeşil çaylı olan ilginçti.

Dördüncü gün baştan aşağı Santosa adasına aitti. Adaya teleferikle geçtik. Minyon hastalığımız olduğundan Universal Stüdyolarını es geçmedik ama çok da uzatmadık. Hard Rock Cafe’de öğlen yemeğinin ardından S.E.A akvaryuma gittik. Osaka’daki Kaiyukan’la yarışacak derecedeydi. En son Böcek ve kelebek müzesini gezdikten sonra Santosa defterini kapattık. Çok detaylı gezmek isterseniz belki iki gün ayrılabilir. Yorgunluktan akşam yemek yiyip yemediğimizi hatırlamıyorum…

Beşinci gün Hayvanat bahçesi ve bili mum alakalı parkların günüydü. Bu bölüm şehirden biraz uzak, yaklaşık yarım saatte geliyorsunuz, o yüzden bir geldik ve hepsini bitirdik. İlk durağımız Amazon Ormanları temalı bir hayvanat bahçesi olan River Safariydi. Ardından bugüne kadar gördüğüm en muhteşem hayvanat bahçesi olan Singapur Zoo’yu gezdik. Evet, San Diego’dan çok daha iyiydi. Hayvanlar o kadar doğal ortamlarında görünüyorlar ki, sanki hiçbir koruma yokmuş hissi yaratıyor. Arda’nın keyfini söylemeye sanırım gerek yok. Sinem’le Beliz yorulduklarından biraz mırın kırın etseler de, zorla Jurong Bird Park’a da götürdüm. Bence kesinlikle atlanmaması gerek. Günün finalini ise hayvanları bir arabanın içine oturup, gece doğal ortamlarında görebileceğiniz bir park olan Night Safari’yle yaptık. Gece saat 19.00 başladığı için canımız çıkmış olsa da, harika bir deneyim ve bütün o yorgunluğa değer.

Altıncı gün saat 10’da Marina Bay Sands’deydik. Biz bavulları bırakıp check-in için geliriz diye düşünürken, bize odayı verdiler. Odayı alınca tabi ki de, kendimizi hemen havuza attık :). Sonrasın da Bay Area’da biraz dolandık. Alışveriş yaptık. Bugün biraz dinlendik diyebilirim.

Yedinci gün Garden’s By The Bay parkını gezdik. İçerisinde iki tane Dev Sera var ve Dünya’nın bütün iklimlerinden bitkiler mevcut. Ayrıca deneysel bir şehir projesi olan Super Tree’leri de mutlaka görmelisiniz. Akşam Almanya’da gitmeyi planladığımız Lion King’e nispet, şovsuz olmaz diyerek Cavallia’ya gittik. Başrolde atların yer aldığı bu gösteriye, Dünya’nın neresinde denk gelirseniz gidin ! hepimiz ayakta alkışladık.

Sekizinci ve son günümüzde otelden çıkış yapıp bir türlü yer bulamadığımız Jumbo restoranına gittik. Meşhur Chili Crab ( Yengeç) ‘i yemeden dönmeyelim diye. Chili crab güzeldi ama Çin mutfağının diğer spesiyalleri bizim damak tadımıza biraz ters. Ama beni tanıyanlar bilir, yemek konusunda sevmesem de meraktan tadına bakarım. Bu sebeple Marine edilmiş Deniz anası, Üzeri istakozlu Passion Fruit, Tatlı bebek kalamarların tadına baktım. 🙂 Bizimkiler biraz aç kaldılar.

Öğleden sonrayı havaalanında geçirdik. Biz Arda’yla takıldık. Sinemler Duty Free alışveriş yaptılar. Changi havaalanı gördüğüm en iyi havaalanı. Çok büyük değil ama insanın içini ısıtan bir rahatlığı var. Pasaport sırasından sonra, pasaport işlemlerinizin nasıl geçtiğini değerlendirmenizi sağlayan bir gülen yüz ekranı bile var diyeyim, siz düşünün. Küçük bir çocuk bahçesi, bütün koltukların yanında laptop bağlamak, telefon şarj etmek için priz, küçük ama hoş detaylar…

Son söz olarak Singapur inanılmaz medeni ve temiz bir ülke. Dünya’da pek çok yer gördüm ama bu özellikleriyle Singapur gibi bir yer görmedim. Sanki bir Ütopya olarak inşa edilmiş suni bir cennet. Bir model Şehir. Belki arkasında yatan köklü bir tarihten yoksun veya sanayi üretimi olan bir ülke değil ama istenildiğinde Dünya’nın nasıl bir yer olabileceğini gösteren bir ülke. Singapur’u gören bir insan bütün bu ırk ayrımlarının, din ayrımlarının ne kadar anlamsız olduğunu bir kez daha anlıyor. İnsanlığın bu prangalardan kurtulduğunda neler yapabileceğini hayal etmeyip, gözleriyle görüyor…

Kalın Sağlıcakla;

Cenevre’de Koşu

1 Comment

215

Aslında Cenevre’ye kongre için gittim ama malumunuz koşu, bu sıralar gündemimi epey işgal ediyor. Hele bir de Cenevre’nin parklarında koşunca, başlık ister istemez öyle oldu. Fotoğraflardan da anlayacağınız üzere Cenevre tam bir yeşil cennet. O kadar yeşil ki, Ankara’ya dönünce çöle dönmüş gibi oldum. Göl harika, Hava temiz, tek bir korna sesi yok. Bütün şehir koca bir huzurevi gibi. Öyle turistik atraksiyonlar, eğlenceler falan da yok. Yapılacak en iyi şey yemek yemek ve koşmak. Bizde öyle yaptık 🙂

Cenevre inanılmaz pahalı bir şehir. Özellikle yeme-içme konusunda. Ne yediysek, ne içtiysek Türkiye fiyatının üç katını verdik. Ama asla kötü bir şey yemedik. Cenevre’nin olayı bu, her şeyde kalite standardı çok yüksek.

Havaalanına hemen dibinde Holiday Inn Express’de kaldık. Adına uygun olarak çok basit bir otel ancak gayet temiz ve kullanışlı. Ulaşım Otelin bize verdiği 4 günlük toplu taşıma biletiyle çok kolay oldu. Tramvayla 15-20 dk. arasında şehrin göbeğindeydik. Zone 10 bölgesinde geçerli olan biletimizle, istediğimiz zaman gördüğümüz otobüse atlayarak, ama daha çok yürüyerek bütün şehri gezdik.

Yemek işine geri dönersek, zaten Fondü mutlaka yiyeceksiniz. En meşhurlarından biri Old Town’daki Les Amures. Yine Old Town’da Chez Ma Cousine’de Tavuk ızgara yemeyi ihmal etmeyin. Cote Lac diye bir pizzacı bulduk. Yediğim en iyi pizzalar içerisinde kesinlikle ilk 5’te. Akşamüstü demlenmek veya dolaşmanın yorgunluğunu atmak isterseniz, Molard bölgesinde Brasserie du Molard’ın kendi yapımı biralarını deneyin. Günbatımını da Riverside Cafe’de hafif bir lounge müzik eşliğinde, overpriced mojhito’larınızı yudumlayarak seyredin. 🙂

Son olarak Cenevre’nin harika parklarında, ufak bir piknik düşünebilirsiniz. Resimlere buyrun lütfen…

Kalın Sağlıcakla;