Jimnastik Dersine Aradan Kaynama

Leave a comment

Sevan Nişanyan facebook sayfasında Radikal blog yazarlarından Fırat Bayram’la aralarında geçen sağ-sol ve din eksenli bir tartışma paylaşmış. Fırat Bayram’ın son yazısından sonra konuya bende dahil olmak istedim. Madem ortada bir jimnastik var, bende kendi çapımda iki hoplayıp zıplarsam sorun olmaz sanırım :).

Öncelikle tartışmanın din eksenli kısmında Fırat Bayram’a katılıyorum. Bir şeyin potansiyel tehdidini görmek için, o şeyi illa ki tecrübe etmek gerekmez. Yani Türkiye’de Ermeni olmanın, Hristiyan olmanın zorluklarını akıl ve empati yoluyla nasıl anlayabiliyorsak, Teorik İslam’ın potansiyel tehdidini de aynı şekilde anlayabiliriz ki zaten yorum katmadan kitabı takip eden bir oluşum yanı başımızda peydahlandı. Ama Hristiyanlığın geçirdiği evrimi de, İncil’in yumuşak diline (ki görece yumuşak) bağlamakta bir o kadar yersiz bence. Yani Calvin ve Castellio’nun hikâyesi buna güzel bir örnek. Batı’nın dini alegori olarak konumlandırılmasına kadar geçen sürede, Toplumun genel Hristiyanlık bakışına karşı durmuş hiçbir düşünce, cezasız kalmamış.

Cezasız kalmamış ama toplum belleğine bu şekilde tohumlar bırakıldığından, o tohumların filizlendiği beyinler de olmuş. Batı Medeniyetinde aklın, mantığın ve bilimin zaferi cesur çıkışlardan temel alan bir evrimle gerçekleşmiş. Kemalizm ise bu evrimin, bu topluma devrim yoluyla giydirilmeye çalışılmasıdır. E bu kadar hızlı giydirilince de, eğri büğrü yerlerin kalması normaldir. İşte bu eğriliklerden biri olan İslam’ın toplumdaki konumu da, bugün geldiğimiz noktada siyasi karşılığını bulmuştur.

İslam’ın bu coğrafyadaki ılımlılığının Osmanlı’daki kozmopolit yaşama ve farklı din ve etnisitedeki insanların birbirleriyle olan etkileşimlerine bağlı olduğunu düşünüyorum. Cumhuriyet sonrası dönemde ise gönderilen bu farklılıklar coğrafyanın tamamen sunnileşmesine yol açmıştır. Ancak devrimin ve yavaş yavaş ülkeye akan Batı değerlerinin de etkisiyle İslam ılımlı çizgisini korumuştur.

Şimdi geldiğimiz noktada ise aslında olması gerektiği noktadır. Yani 5 darbe ve Kemalist doktrinlere rağmen, şu anki temsiliyet Türkiye’nin gerçek temsiliyetidir. Şu anki meclis toplumun birebir yansımasıdır. Türkiye’nin evrimi şimdi başlamıştır. (tersine olur bilemem 🙂 )

Fırat Bayram’ın Kemalizm’in daha avantajlı olduğu düşüncesine kısmen katılıyorum. Yani anlamlı bir doktrininin olmaması, ortaya karışık olması isteyenin istediğini almasına yaramıştır. Ki başlangıçtaki Devlet eliyle Burjuva yaratma çabası takdire şayandır. O az buçuk burjuva bile bugün ne kadar kıymetlidir. Ancak Liberallerle ilgili olarak…

“d) Liberaller meseleye hep demokratikleşme kapsamında baktı. Askerlerin değil halkın iradesinin yönetimde belirleyici olmasının önünü açmayı savundu. Oysa daha önemli bir şey vardı: İktidarın sınırlandırılması. Evet, askeri vesayet kötüydü ama dinci yönelimleri olan hükümetleri sınırlıyordu. Olması gereken hukuk devletinin işlevini bir yönüyle üstlenmişti. Askerciler gidince hukukun üstünlüğü sağlanmalıydı, askercilere bu bakımdan karşı konmalıydı ama liberaller sayesinde hukuksuz bir demokrasi inşa edilmeye öncelik verildi. Varılan sonuç ortada! Mesele demokrasi değil hukukun üstünlüğüydü oysa. Hangi hukukun? İnsan hak ve özgürlüklerini temel alan çağdaş seküler hukukun. İşte İslam’ın esas çelişkisi buradadır. İslam, seküler hukukla uymaz. Tam da bu yüzden Ilımlı İslam baştan beri sakat bir projeydi. Bu projeyi yapanlar da meselenin demokrasi değil hukuk alanında cereyan ettiğini göremedi. (Söz açılmışken belirteyim, bence reel sosyalizmin esas yıkılış gerekçesi de demokrasinin yokluğundan evvel hukuk devletinin yokluğudur. Komünist Partiler ve liderlerin hukukun üstünde tutulmasıdır. Sosyalist de olsa iktidarın sınırlanmamasıdır. Oysa özgürlük her zaman için yönetilen emekçi yığınların özgürlüğüdür. İktidar sınırlansaydı bürokrasi işçi sınıfına yabancılaşmaz, Yeltsin-Gorbaçov ikilisinin tasfiye çabası hukuk mekanizmalarıyla sağlıklı biçimde durdurulabilirdi. İktidardaki bir sosyalist partiyi en iyi denetleyecek olan muhalefetteki bir başka sosyalist partidir. SSCB bunu göremediği için yozlaştı ve dağıldı düşüncesindeyim. Ben çok partili, anayasalcı, hukukun üstünlüğüne dayanan, katılımcı bir planlamanın olduğu özgürlükçü bir sosyalizm tasavvur ediyorum).”

Yukarıdakileri dediği kısma (islamın seküler hukukla uyuşmaması dışında kalan) maalesef katılmıyorum. Türkiye’nin liberallerinin askeri vesayete karşı olduğu doğru, ancak anayasal bir hukuk devletine karşı oldukları düşüncesinin hiçbir dayanağı yok. Tabi yazarın burada Liberalizm ’in Türkiye’nin muhafazakâr kesimi tarafından sıkça kullanılmasının etkisi altında kaldığını düşünüyorum. Yani hukuksuz demokrasinin sebebini Liberallere yıkmak, asıl sorunun Kemalist vesayetten kaynaklandığını görmemekten kaynaklanıyor. Cumhuriyet Savcıları ve Ordu koruması altında çakma bir demokrasi, bir şekilde el değiştirince yeni gelenin eline inanılmaz bir güç veriyor. Yani Hukukun bu ülkedeki siyasete, daha doğrusu vesayete bağlılığı kuruluşuyla eş zamanlı. Güç el değiştirince bunu Liberaller yaptı demek olmaz.

Buradan Sağ-Sol Mülkiyet hikâyesine devam edersek…

Sol doktrinin en önemli yanılgılarından bir tanesi sosyalizmin teorik olarak doğru olduğu, pratik uygulamalarının başarısız olduğudur. O yüzden sosyalistler hep HAYAL ederler. İnsanların kardeşçe yaşadığı, bütün malların ortada olduğu, herkesin var gücüyle toplumun refahı için çalıştığı, devleti yönetenlerin kendilerini toplumdan üstün tutmadıkları bir hayaldir bu.

“Söz açılmışken belirteyim, bence reel sosyalizmin esas yıkılış gerekçesi de demokrasinin yokluğundan evvel hukuk devletinin yokluğudur. Komünist Partiler ve liderlerin hukukun üstünde tutulmasıdır. Sosyalist de olsa iktidarın sınırlanmamasıdır. Oysa özgürlük her zaman için yönetilen emekçi yığınların özgürlüğüdür. İktidar sınırlansaydı bürokrasi işçi sınıfına yabancılaşmaz, Yeltsin-Gorbaçov ikilisinin tasfiye çabası hukuk mekanizmalarıyla sağlıklı biçimde durdurulabilirdi. İktidardaki bir sosyalist partiyi en iyi denetleyecek olan muhalefetteki bir başka sosyalist partidir. SSCB bunu göremediği için yozlaştı ve dağıldı düşüncesindeyim. Ben çok partili, anayasalcı, hukukun üstünlüğüne dayanan, katılımcı bir planlamanın olduğu özgürlükçü bir sosyalizm tasavvur ediyorum”

Hukuk devleti, devleti atalım hatta HUKUK. Sosyalizm ile çelişkili bir terimdir. Bunun sebebi Sosyalizm’in mülkiyeti tanımamasıdır. Oysa Hukuk’un bütün temeli MÜLK ’tür. Mülkiyet denilince aklımıza hep toprak gelir. Özellikle ortaçağdan günümüze kadar gelinen süreçte soylu sınıfın savaşlar ve kaba güç kullanarak elde ettiği toprağın (mülkün) halen korunuyor olması, bu mülkün elde edilişini haksız göstermektedir. Daha sonra da bu toprak ve servet sahiplerinin sanayi devrimi sırasında işveren konumuna gelmiştir. Bu durum halkın isyanına ve bu isyanın mülkü toptan reddetme felsefesine dönüşmesine yol açmıştır.

Ama mülk sadece toprak ve maddesel şeylerle sınırlı değildir. Bir bireyin en önemli mülkü canıdır. Düşünceleri, yazdıkları, yaptığı resimler ve besteler bireyin mülküdür ve O kişinin onayı olmadan “KAMU YARANINA” da olsa alınamaz. GASP edilemez. Hukuk işte bunu korur. Muhafazakârların veya Neo-Liberallerin (hiç sevmediğim bir terim) yaptığı, mülkü koruyup düşünceyi gasp edemeyeceği gibi Sosyalistlerin iddia ettiği gibi düşünceyi koruyup maddiyatı da gasp edemez. O yüzden Sosyalist Hukuk devleti dendiği zaman anlaşılması gereken tek şey vardır. Bu da birilerinin refahı için, birilerinin onayı olmadan feda edilen bir şeyler olduğudur. Servetin birilerinin kontrolü ile yeniden dağıtımı söz konusudur.

İşin içinde Ülkelerin sınırları, Devletler ve İnsanın kendisi olduğu sürece tüm sistemler yozlaşmaya mahkûmdur. Bu yozlaşmayı en aza indirebilecek tek bir formül sunmak mümkün değildir Çünkü gerçekçi olmaz. Ancak Minimum devlet, Bireysel özgürlükler ve onları koruyan bir hukuk sistemi, Bireyi devlete karşı koruyan bir anayasa, daha fazla özerk yönetimler, daha fazla serbest Pazar, daha az ülke sınırları daha iyi bir gelecek için geçmemiz gereken yollardandır. Önemli olan da yolda olmaktır.

“Liberal olsaydım, hiç değilse evvela sosyalizmin ortamı düzlemesini, alt yapı kurmasını, toplumu sekülerleştirmesini gözetir, sonra onu yıkıp kapitalizme geçişi savunurdum. 🙂  “

Son olarak yukarıdaki cümle içinde bir iki kelam edip susuyorum 🙂 . Yazarın söylediği gibi seküler bir sosyalizmi yıkmadan kapitalizme geçemezsiniz. Yani Sosyalizm altında Kapitalizm bulunmasına izin vermez. Yani çıkıp ben mülk edineceğim veya bilmem nereye arkadaşlarla fabrika açacağız para kazanacağız diyemezsiniz. Ancak Kapitalist bir devlette veya ortamda diyelim, 10 kişi toplanıp bizim malımız mülkümüz ortaktır biz komünist olarak yaşayacağız diye pek tabi diyebilirsiniz. Ki şu anda Yeni Zelenda’da örnekleri var. ( Bkz. Venüs Project). Yani Ben Sosyalist olsaydım, Güzel bir Kapitalist devlet bulurdum, sonra benim gibi düşünen arkadaşlarımla oraya yerleşir sosyalizmin tadını çıkarırdım :).

Kalın Sağlıcakla;

Not: Bir iki kısım dışında Sevan Nişanyan’a çok bulaşmadım. Benzer düşünce de olduğumdandır. Ama kendisini tanımlarken Muhafazakâr-Anarşist yerine Anarşo-Kapitalist veya Liberterian kelimeleri bence daha çok uyuyor. 🙂

Bahsi geçen yazılar ——>

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s